Anasayfa Gündem Hayata Dair Ne Biliyorsak Futboldan mı Öğrendik?
Gündem

Hayata Dair Ne Biliyorsak Futboldan mı Öğrendik?

Paylaş
Paylaş

Brandcom Kültürel Strateji Bülteni | Enes Buladı – Ömer Faruk Aksu 

İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı gol

İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı gol sırasında ne yapıyordunuz? Eğer 2002’yi hatırlayabilecek bir yaştaysanız, bunu çok yüksek ihtimalle hatırlıyorsunuzdur. Tıpkı 11 Eylül’de ne yaptığınızı, merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın vefat ettiği gün ne yaptığınızı hatırladığınız gibi…

İlhan Mansız’ın Senegal maçındaki topa vurma anı.

Bazı olaylar, tek başına bir vaka iken toplumsal düzeyde bir hikâyenin parçasıdır. Tıpkı Metin Oktay’ın jübilesi gibi…

Metin Oktay, jübilesini yapmaya karar verince, o dönemin Fenerbahçe yöneticisi Eşref Aydın’la konuşmaya gidiyor. Amacı, jübilesini ezeli rakibi Fenerbahçe’ye karşı yapmak.

“Kariyerimin en güzel, en unutulmaz maçlarını Fenerbahçe’ye karşı oynadım. Eğer siz de kabul ederseniz, son maçımı da Fenerbahçe’ye karşı oynamak isterim” diyor Metin Oktay.

Eşref Aydın bir spor aşığı. Metin Oktay’ın bu sözleri karşısında gözleri parlıyor ve diyor ki: “Kabul ederiz fakat bir şartla. Fenerbahçe Kulübü ve taraftarı her zaman sana hayrandı ve seni Fenerbahçe forması ile görmek isterlerdi. 10 dakikalığına da olsa Fenerbahçe formasını giyer misin?”

“Şeref duyarım.” diyor Metin Oktay.

Ve o gün gelip çatıyor. Fenerbahçe, Galatasaray’a karşı. Her ne kadar formalite maçı olsa bile arada bir rekabet var. Kolay mı? Fenerbahçe ve Galatasaray karşı karşıya geliyor. İsterse mahalle maçı olsun… Eğer renkler sarı-lacivert ve sarı-kırmızıysa her maç rekabettir, her maç savaştır…

Maç başlamadan önce Metin Oktay, efsane futbolcu Can Bartu’ya gidiyor. Can Bartu’nun da durumdan haberi var. Metin Oktay ve Can Bartu aynı anda formalarını çıkarıyor. Birbirlerine formalarını veriyorlar. 10 dakikalığına Can Bartu, Galatasaray formasıyla Galatasaray için, Taçsız Kral Metin Oktay da Fenerbahçe formasıyla Fenerbahçe için oynuyor.

Maç 1-1 bitiyor ama maçın sonucu hiç önemli değil. Maç kaç kaç bitmiş, kim gol atmış, kim ezeli rekabette öne geçmiş… Hiçbiri önemli değil. Fenerbahçe’nin efsanesi Can Bartu, Galatasaray’ın efsanesi Metin Oktay’la formasını değiştirmiş ve ikisi de ezeli rakibi adına futbol oynamış.

O gün Metin Oktay’ın jübilesi bir spor etkinliği değildi. Metin Oktay o gün, rekabet, dostluk, medeniyet içeren bir hikâyenin kendi rolünün sonunu yazıyordu.

Dünya Kupası 2026’da da bir ülkenin sporcularının elinde havaya kalkacak. Ama anlatılan spor değil, 4 yılda bir, başka dillerde konuşan, başka şekillerde seven, başka şekillerde sevinen insanlığın hikâyelerinden biri olacak. Çünkü futbol sadece futbol değildir.

“Aklımda sen, fikrimde sen” 

Futbol dünyanın en bilinen, en çok oynanan ve en çok konuşulan sporudur. Tam olarak bu nedenden dolayı da sadece futbol değildir. Spor sınırlarını aşmış bir iletişim, dışavurum, dayanışma, ilham ve endüstri alanıdır.  Endüstri sözcüğünün tüm negatif çağrışımlarına rağmen taraftarlar için hâlâ bir vecd aracıdır.

Futbol belgeseli artık kendi başına bir tür. Neymar’dan Ronaldinho’ya, kulüpten milli takıma her hikâye ekrana taşınıyor.

Doğası ve tarihi gereği bir mücadele oyunudur futbol. Bu açıdan da ayrıştırıcıdır. Milli takım taraftarlığı açısından da birleştiricidir. Her birleştirici unsur gibi bu da bir ayrışmadır. Lakin bu bir sorun değildir.  Dünyada ayrıştırıcı ve birleştirici olmayan hiçbir oyun, organizasyon ya da insan eliyle kurulmuş bir oluşum yoktur. Yani futbol yaşamın kendisidir.

Futbol ayrıştırır da birleştirir de. Green Street Hooligans bu gerilimi konu ediniyor. Film o kadar sevildi ki iki devam filmi çekildi, üçüncüsü de yolda. 

İnsanın peşini bırakmayan bir hayalet 

20. yüzyılın en önemli Fransız filozoflarından Derrida, 60 yaşında tüm dünyada adeta filozof-star olarak nam saldığı 1991 yılında, “gençliğimdeki futbolcu olma hayalim hâlâ peşimi bırakmadı,” diye bir röportajında yakınmıştı. Düşünsenize, Batı felsefe tarihini Platoncu köklerinden 20. yüzyıla kadar sarsacak dekonstrüksiyon yaklaşımını geliştiriyorsunuz. Bir önceki cümlenin ağırlığından bile felsefe tarihi için ne kadar önemli olduğunuz belli. Ve günün birinde aslında futbolcu olmak istediğinizi beyan ediyorsunuz.

Jacques Derrida 

Yine bir Fransız, ama futbolcu-star Lilian Thuram, futbolu bıraktığı 2008 yılında Lilian Thuram Vakfını kurarak ömrünü ırkçılık karşıtı hareket ve dekolonyalizm mücadelesine adayacağını beyan etmişti.

Lilian Thuram’ın (solda) EURO 2008’deki ikonikleşen görüntüsü. 

Kaderin cilvesine bakın, Derrida futbolcu olamamış ama ayrıştırıcı ve ötekileştirici olan her düşünceye karşı savaşarak ömrünü geçirmişti. Thuram da teori üreten bir düşünür değildi, ama profesyonel futbolun zirvelerinde yaşamıştı. Sanki futbolun ruhundan birer parça alan bu iki isim, bir noktada birbirini tamamlamıştı.

Peki, sadece bir oyun olan futbol, nasıl oluyor da en derin ve en sığ düşüncelerden, bir filozoftan ve sıradan bir insandan bu kadar ilgi görebiliyor?

Herkesin bildiği ama kimsenin söyleyemediği sır 

Bu soruyu esaslı bir biçimde cevaplamak zor olsa da burada bir çerçeve kurmayı deneyebiliriz. Öncelikle oyun olgusu insanın duygu sisteminin bir parçasıdır. İnsanlar bazı duygusal ihtiyaçlarını karşıladıklarında oyuna yönelir. Fakat bunu Maslow’un ihtiyaç piramidi gibi düşünmemek gerekir. Oyun, insanın biyolojik ihtiyacının sosyal açıdan karşılık bulmasıdır. Bu açıdan biyolojik bir arka planı vardır.

Jaak Panksepp ve Lucy Biven’ın Zihnin Arkeolojisi kitabı, duygularımızın evrimsel kökenlerini haritalıyor.

Oyunun bu biyolojik çerçevesini bize gösteren isim, afektif nörobilimin kurucusu Jaak Panksepp’tir. Panksepp, birçok deneyin sonucunda, insan beyninin yedi temel duygu sistemini taşıdığını kanıtlamıştır. İnsan beyninin subkortikal alanında bulunan bu yedi sistem: arayış, öfke, korku, arzu, bakım, panik/yas ve oyun sistemleridir. Bu sistemlerin hepsi birincil duygulanım süreçlerimizi içerir. Genetik miras olarak devralmışızdır ve düşünce gibi karmaşık sistemlerimizin altında bu duygu yapıları yatar.

İsimlendirilmelerinden de anlaşılacağı üzere her biri belli duygusal dışavurumlara ve eylemlerimize etkide bulunur. Yaşamımızın temelinde arayış duygusu yer alır. İnsan daima bir şeyi arar ya da ister. Elde edip elinden kaçırırsa öfke sistemi çalışır. Elindekini kaybetme ihtimali korku sistemini aktif eder. Şefkate ihtiyaç duyar ve sevgi sağlar, böylece bakım sistemi devreye girer. Sevdiğinden ayrılması panik/yas sistemini devreye sokar. Üreme dürtüsü ve cinsellik arzu sistemini çalıştırır. Oyun sistemi ise diğerlerinden farklı bir konumdadır: Baskı ve tehditten bağımsız olarak, sosyalleşmenin kendisini mümkün kılan yapısal bir dürtüdür. Panksepp, biyolojik olarak oyun oynamanın güdüsel olduğunu ve sosyalleşmenin temelinde bu sistemin yattığını kanıtlamıştır.

Panksepp’in duygu sistemi, bize bir oyun olan futbolun neden bu kadar ilgi gördüğünün biyolojik gerekçesini gösterir. Fakat biyoloji tek başına yetmez. Oyun, toplumların içinden geçtikçe kültürel bir anlam kazanır.

Biriyle futbol oynamadan onu tanıyamazsın 

Kültürel açıdan bakıldığındaysa, oyun kültürün taşıyıcısıdır. Çocuklara toplumsal normların aktarılmasından yetişkin yarışmalarına değin oyunlaştırılmış bir dünyadayızdır.

Hollandalı tarihçi Johan Huizinga, Homo Ludens çalışmasında oyunun kültürden önce geldiğini söyler. Kültür oyunu yaratmamıştır. Tersine oyun kültürü var etmiştir. İnsan toplumunun ilk büyük faaliyetleri olan dil, mit, ibadet, hukuk ve sanat oyunun içinden doğmuştur. Oyun yaşamın ihtiyaçları tarafından belirlenmez. Tam tersine bu ihtiyaçların ötesinde bir anlam taşır. Bu yüzden de en küçük çocuk oyunundan en büyük spor organizasyonuna kadar oyunun özü değişmez. Huizinga, bunu “büyülü çember” kavramıyla açıklar. Oyun kendi geçici mekânını ve kendi kurallarını bu çemberin içinde inşa eder. Çemberin dışındaki gerçeklik askıya alınır. Toplumların kural koyma ve sınır çizme pratiği ilk olarak bu içgüdüsel alanın içinde başlar.

1938’de yayınlanan bu kitap, oyun kavramı üzerine hala en büyük başvuru kaynağıdır.

Futbol da bu yapının içindedir. Modern görünümüne rağmen kökleri derindir. Günümüz stadyumları, insanı vecde ulaştıran antik tiyatroların işlevsel mirasçısıdır. Seyirci artık sahneyi izlemez, sahaya bakar. Ama işin özü değişmemiştir. Eskiden ritüeller toplulukları bir araya getiriyordu, günümüzde maçlar aynı işlevi görüyor. Düzenli olarak tekrarlanan, “kutsal” bir takvim içinde yer alan, kolektif heyecan yaratan bir ayin olarak futbol.

Huizinga’nın dikkat çektiği bir diğer nokta, yarışmanın kültür içindeki dönüştürücü rolüdür. Kadim dünyada savaş çoğu zaman bir müsabaka olarak kurgulanırdı. Şairler önce düelloya çıkar, sonra ordular kurallara göre savaşırdı. Bu anlayış savaşı bile etik bir çerçeveye oturtuyordu. Bugün bu anlayış çökmüştür; çağdaş savaşlar ölçüsüz ve kuralsızdır. Futbol ise tam da bu boşlukta durur. Rakipler vardır ama çerçeve bellidir, kural kutsaldır.

Huizinga, gerçek bir uygarlığın ancak fair play ilkesini toplumsal bir değer olarak kabul etmesiyle var olabileceğini söyler. Fair play, iyi niyetin oyun diline çevrilmiş halidir. Bugün futbolda bu kavram aynı şekilde kullanılmaktadır ve salt sportif bir kural olmanın ötesinde bir anlam taşır. Oyunbozanı dışlamak, sınırın içinde kalmanın onurunu tanımak.

Bir seyirci gözlemi olarak ülkelerin futbol anlayışlarına baktığımızda, futbolun ulusal karakterlerin yansıması olduğunu görebiliyoruz. İngilizler sistematik uzun toplarla tempolu oynuyor, Almanlar disiplinli ve dişlinin parçaları gibi hareket ediyor. Bireysel yaratıcılığa ve cambazlığa açık Arjantin ve Brezilya ise bambaşka bir futbol anlayışında. Oyun biçimi, ülkeler üzerinden kültürün kendini ifade ettiği bir dile dönüşmüş adeta. Huizinga’nın terminolojisiyle söylersek, kültür oyun içinde ve oyun aracılığıyla kendini gösterir.

Bana bak beyim, sen de benim gibi bir taraftarsın! 

Futbolun biyolojik açıdan beslendiği kökeni ve kültürel açıdan oyunun form değiştirmiş bir yansıması olduğunu göstermiş olduk. Fakat bir de bu oyunun stadyum tarafı ve seyirci açısından oluşturduğu bir aura var.

Simon Critchley, kitabında futbolu varoluşsal bir deneyim olarak ele alır.

Panksepp’in ve Huizinga’nın çalışmalarını dikkate aldığımızda, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabının yazarı filozof Simon Critchley’nin neden ateşli bir Liverpool taraftarı olabildiğini daha iyi anlarız. En azından bunu bir kabahat olarak görmekten imtina ederiz.

Çünkü stadyum sıradan bir seyir alanı değildir. Aidiyet üretir. İnsanlar orada yalnızca bir maç izlemez. Ortak bir ritüele katılır. Panksepp’in oyun sistemi sosyalleşmenin biyolojik zeminini gösteriyorsa, stadyum bu zeminin kitlesel ölçekteki tezahürüdür. On binlerce insan, Huizinga’nın dediği büyülü çemberin etrafında aynı anda aynı heyecanı yaşar. Bu deneyim tekrarlanamaz ve aktarılamaz. Ancak içinde olunarak temaşa edilir.

Simon Critchley Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabında, Liverpool taraftarı olmasının nedeninin babası olduğunu söyler. Takım tutmak, kabile davranışının devamı gibidir. Bu yüzden çoğu zaman miras olarak devralınır. Baba hangi takımı tutuyorsa çocuk da onu tutar. Aile sofrasında, mahallede, ilk arkadaşlıklarda şekillenir bu bağ. Sonradan değiştirmek neredeyse imkânsızdır. Takım değiştirmek din değiştirmek kadar ağır bir şeydir. Çünkü ikisi de kimliğin çekirdeğine dokunan bir aidiyet meselesidir.

Bu aidiyet hiyerarşi tanımaz. Galler Prensi (Prince of Wales) William’ın, İstanbul’daki UEFA Avrupa Ligi finalinde ateşli bir Aston Villa taraftarı olduğunu hepimiz gördük.  Soyut düşüncenin zirvesinde yaşayan bir filozofu da tahtın varisi olan bir prensi de aynı tribüne oturtan bir oyundur futbol. Stadyumda herkes önce taraftardır.

Prens William, stadyumda Aston Villa futbolcularını tebrik ediyor.

Performans sanatı olarak futbol

Futbolu bir performans sanatı olarak nitelendirmek onu yüceltmek olmayacak, belki sadece hakkını teslim etmek olacaktır. Tiyatro gibi, dans gibi, caz gibi her maç anlık, biricik ve telafisizdir. Tekrarı sadece ekranlarda ve hafızalardadır, sahanın kendisinde aramak nafile olacaktır.

Ama futbol, performans sanatlarından da ayrılır. Tiyatroda perde kapandığında kazanan yoktur, sadece anlatan ve dinleyen vardır. Futbolda anlatı bir skor tabelasına mahkûmdur. İlginç olan şu ki bu sonuç izleyici için hiçbir zaman maddi bir kazanım değildir. Taraftar tribüne çıkar amaçlı oturmaz. Saf bir haz meselesidir bu.

Japonya’dan ABD’ye ve Arjantin’e, futbol dünyanın ortak dilidir. 

Futbol diğer sporlardan da bir noktada ayrılır. Basketbolda sayı üretmek sıradan bir eylemdir. Haz sürekli atılan basket sayılarına bölünür ve koç dilediği an oyunu durdurarak sahaya müdahil olabilir. Futbolda ise ilk düdük çaldığında dış dünyayla ilişki kopar. Oyuncular devasa bir boşluğun içinde o anın kaosuyla baş başa kalır. Üstelik bu 45’er dakikalık kesintisiz akışın sonunda ulaşılmak istenen doruk noktası, yani gol, her zaman gerçekleşmez. Futbol, katarsisin bu kadar uzun süre ertelenebildiği tek oyundur. Bazen o doruk noktasına hiç ulaşılamaz.

Bu telafisiz performansın içinde bireysel yetenek elbette önemlidir. Ama yetenek ancak daha büyük bir yapının parçası olduğunda anlam kazanır. 2004 Avrupa Şampiyonası’nda Yunanistan şampiyon olmuştu. Ne Ronaldinho vardı kadroda ne Zidane ne de Shevchenko. Ama işleyen bir sistem vardı. Her oyuncu alandaki görevini eksiksiz yerine getirdiğinde parça- bütün ilişkisi bize bireyselliği sorgulatır hâle gelmişti.

2004 yılında Avrupa şampiyonu olan Yunanistan takımı.

Cazdaki doğaçlama gibi. Ana ritme sadık kaldığın sürece solonun değeri vardır. Parça-bütün ilişkisinin dışına çıkıldığında o yetenek yüke dönüşür. Takım bu yüzden her şeydir. Parça ne kadar parlak olursa olsun bütünün dışında söner.

“Takımdaki renkli oyuncu dozu fazla” 

Futbol ürettiği anlamla da eşsizdir. Yazının başında andığımız Thuram’a dönelim. 1998 yılında dünya şampiyonu olan Fransa Milli Takımı için “takımda renkli oyuncu dozu fazla” diyen aşırı milliyetçi Le Pen, Thuram’ın oynadığı o kadroyu hedef alıyordu. Thuram böyle bir atmosferde sahaya çıkıyor, böyle bir atmosferde şampiyon oluyordu. Sahadan ayrıldıktan sonra kurduğu vakıf ve dekolonyalizm mücadelesi, futbolun ona kazandırdığı kitlenin ve güvenilirliğin üzerine inşa edilmiştir. Futbol mirası, anlam üretmek için bir zemin olmuştur. Bu tesadüf değildir.

Barcelona, UNICEF logosunu 2006- 2022 yılları arasında taşıdı. 2022 yılından sonra UNHCR (BM Mülteci Örgütü)’nin logosunu taşımaya başladı. 

Barcelona’nın formalarına ücretsiz UNICEF logosu yerleştirdiği dönemi hatırlayalım. Bir kulüp, sponsorluk geliri almak yerine formayı bir davaya açmıştı. “Més que un club”, yani “bir kulüpten fazlası” sloganı boşlukta durmuyordu. Arkasında somut bir duruş vardı. Futbolun anlam taşıma kapasitesi burada görünür oldu.

Bu kapasitenin ölçeğini anlamak için şu karşılaştırmaya bakmak yeterli. Birleşmiş Milletler’in 193 üyesi varken FIFA’ya üye olan ülke sayısı 211’dir. Futbol devletlerin bile ulaşamadığı bir coğrafyaya ulaşıyor. Bu erişim, bu kitlesellik ve bu duygusal bağ bir araya geldiğinde ortaya modern dünyanın en etkili anlam üreticisi ve taşıyıcısı çıkıyor.

Dünya Kupası gibi büyük organizasyonlara bu açıdan yaklaşmak hepimiz açısından daha anlamlı olacaktır. Milyarlarca insanın aynı anda aynı olayı takip ettiği, ulusal kimliklerin, bireysel hikâyelerin ve kültürel farklılıkların tek bir sahneye sığdığı bir organizasyon. Bir açıdan dev bir fuara benzetilebilir. Oyuncuların değeri bu sahnede yükselir ya da düşer. Borsa ile fuar arasında bir yerdedir bu.

Markalar için de tam da bu yüzden futbol sıradan bir sponsorluk alanı değildir. Futbolun ürettiği anlama ortak olmak, o anlamın bir parçası hâline gelmek demektir. Doğru yapıldığında hafızada yer eden, yanlış yapıldığında ise hemen görünür olan bir alan. Çünkü taraftar sahici olmayanı çabuk fark eder. Futbol ona bu hassasiyeti öğretmiştir.

 

Paylaş

Bir yorum bırakın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler
Gündem

Marvis, Seyahat Ruhunu Çok Duyulu Bir Deneyime Dönüştürüyor

İtalyan tasarım estetiğini cesur tat ve koku dünyasıyla buluşturan ikonik ağız bakım...

Gündem

Dünya Süt Günü’nde Sütaş’tan Mesaj

1 HAZİRAN DÜNYA SÜT GÜNÜ’NDE SÜTAŞ YÖNETİM KURULU BAŞKANI MUHARREM YILMAZ’DAN MESAJ:...

Gündem

Anneler Günü Sofralarında Paylaşılan Mutlu Anların En Lezzetli Eşlikçisi: Üstad

A101’in katma değerli öz markası Üstad, sevginin en içten duygularla ifade edildiği...

Gündem

Mudo’dan Tasarım ve Yerli Üretim İçin Güçlü İş Birliği: “Mudo Home BİRLİKTE”

Türkiye’nin öncü ve yenilikçi markalarından Mudo, Mudo Home markasıyla gerçekleştirdiği yapılanmasının ardından,...