Anasayfa Gündem Otomobilin Geleceğine Markanın Geçmişi Yetmiyor
Gündem

Otomobilin Geleceğine Markanın Geçmişi Yetmiyor

Paylaş
Paylaş

SUV’lerin yükselişi, elektrifikasyonun hızlanması ve Uzak Doğu markalarının rekabetçi politikaları… DFSK Türkiye Genel Müdürü Yunus Şahsuvaroğlu ile 2025 otomotiv verileri üzerinden, markalar için “geçmişin” neden artık yeterli olmadığını konuştuk.

ODMD raporuna baktığımızda tablo genel olarak pozitif. Sizce bu rakamlar gerçekten “sağlıklı bir büyümeye” mi işaret ediyor, yoksa hâlâ olağanüstü dönemlerin etkisini mi yaşıyoruz?

2025 yılına baktığımızda Türkiye otomotiv pazarının otomobil ve hafif ticari araç tarafında tarihi bir rekor kırdığınıgörüyoruz. Toplam satış 1 milyon 368 bin adede ulaştı. Buna ODMD raporunda yer almayan ağır ticari araçları da eklediğimizde pazarın 1 milyon 415 bin adet seviyesine çıktığını söyleyebiliriz.

Bu tablo bana göre net bir şekilde sağlıklı bir büyümeye işaret ediyor. Yani bu rakamları olağanüstü dönemlerdeki talep fazlalığının bir yansıması olarak okumak doğru olmaz. Aslında otomotiv sektörü Türkiye’de son 20–25 yılda çok ciddi krizlerden geçti. 2001 krizi patronlara büyük bir ders oldu, 2008 küresel krizi profesyonel yöneticiler için önemli bir kırılmaydı. Pandemi dönemi ise sektördeki tüm paydaşları, yani markaları, bayileri ve çalışanları, değişime karşı çok daha dayanıklı hâle getirdi.

Bugün geldiğimiz noktada sektör, her koşula hızlı adapte olabilen bir yapıya sahip. Örneğin 2025’te faizlerin yüksek seyrettiği bir ortamda markalar hemen alternatif çözümler geliştirdi. Düşük faizli kampanyalar, 12 aya varan kredi kartı vadeleri gibi esnek finansman modelleri devreye alındı. Bu tip çözümler artık sektörde çok hızlı üretilebiliyor.

Ben ayrıca Türkiye pazarının hâlâ gidecek ciddi bir yolu olduğunu düşünüyorum. Almanya ile nüfusumuz neredeyse aynı ama onların araç satışları bizim iki katımız seviyesinde. Güney Kore’nin nüfusu ve yüzölçümü bizden küçük olmasına rağmen satış adetleri yine daha yüksek. Bu yüzden bana göre Türkiye otomotiv pazarı 1 milyon adedin altına artık hiçbir koşulda düşmez. Hatta mevcut altyapımız, bayi ağımız ve ülke ölçeğimiz düşünüldüğünde bu rakamlar olması gereken seviyenin bile hâlâ altında.

2025’te toplam pazar %10,5 büyürken, Aralık ayı 10 yıllık ortalamanın neredeyse %60 üzerinde kapanıyor. Sizce bu güçlü yıl sonu, tüketicinin geleceğe dair kaygılarını mı yansıtıyor, yoksa “şimdi almazsam daha pahalı olur” refleksinin bir sonucu mu?

Aslında yılın son üç ayı otomotiv sektörü için zaten her zaman kampanyaların en yoğun olduğu dönemdir. Özellikle Aralık ayında markalar genelde ilk iki hafta ve son iki hafta olarak satış performansına göre pozisyon alır ve mümkün olan maksimum stok eritmeye odaklanır.

Bayi tarafında da benzer bir refleks var. Bayiler yıl sonu hedeflerini tutturmak ve prim sistemlerinden faydalanmak için satışa ciddi şekilde yüklenirler. Bunun yanında birçok şirket de KDV avantajı sebebiyle alımlarını Aralık ayında yapmayı tercih eder.

Ama 2025’i önceki yıllardan ayıran bir nokta var. Son 10 yıllık ortalamaya göre Aralık ayındaki bu sıçramayı sadece kampanyalarla açıklamak yeterli değil. 2025’in kendi dinamiğine baktığımızda Merkez Bankası’nın yılın son döneminde faiz indirimlerine başlaması önemli bir kırılma yarattı. Bu da tüketicide “kur artabilir, fiyatlar yükselebilir” algısını güçlendirdi.

Dolayısıyla Aralık ayındaki rekor satışlar, büyük ölçüde fiyat artışı endişesiyle öne çekilen bir talebin sonucu olarak okunabilir.

Bugünün Tüketicisi: Güvenlik, Konfor, Teknoloji

Rapor, pazarın %82,7’sinin A, B ve C segmentlerinden geldiğini gösteriyor. Bugünün Türkiye otomobil tüketicisini siz üç kelimeyle tarif etseniz, bunlar ne olurdu?

Ben bugünün Türkiye otomobil tüketicisini üç kelimeyle şöyle özetlerim:

Güvenlik – Konfor ve Teknoloji.

Türk tüketicisi güçlü ve güvenli araçları seviyor. Bu yüzden tüm segmentlere baktığımızda en optimum dengenin B ve C segmentlerinde oluştuğunu görüyoruz. Bu segmentlerde satılan araçlar, güvenlik donanımları açısından oldukça güçlü. ADAS sistemleriyle aktif güvenlikte, araç gövdeleriyle de pasif güvenlikte iyi seviyedeler.

Konfor tarafında ise özellikle SUV modeller öne çıkıyor. Aile kullanımı için ideal araçlar ve Türkiye’de bu nedenle çok tercih ediliyorlar. Teknoloji tarafında da hayalet ekranlar, cam tavanlar, akıllı bağlantılı multimedya sistemleri gibi donanımlar tüketiciyi ciddi şekilde cezbediyor.

C segmentinin bu kadar yüksek olmasının bir başka sebebi de vergi yapısı. İçten yanmalı araçlarda 1.6 litre altı motorlar, elektrikli araçlarda da belirli güç seviyeleri, en avantajlı ÖTV dilimlerine giriyor. Yani tüketici, hem güvenlik, hem konfor, hem teknoloji açısından tatmin olurken aynı zamanda en mantıklı vergi diliminde kalabildiği için bu segmentte yoğunlaşıyor.

Orta Sınıf Küçülmüyor, Yön Değiştiriyor

C segmentinin bu kadar baskın olması size ne söylüyor? Orta sınıf gerçekten küçülüyor mu, yoksa beklentiler ve öncelikler mi değişiyor?

Ben orta sınıfın küçüldüğünü düşünmüyorum. Zaten A segmenti uzun yıllardır çok düşük adetlerde satılıyor çünkü B segmentine göre fiyat farkı tüketici tarafından çok anlamlı bulunmuyor. C segmenti ise Türkiye’de yıllardır lider konumda.

Ama burada asıl dikkat çekici olan şey şu: Hem B segmentinde hem de D segmentinde büyüme var. Bunu şöyle okuyabiliriz; bekar ya da yeni evli çiftler daha çok B segmentine yönelirken, daha kalabalık aileler bütçelerine göre C segmentini, hatta bir üstte D segmentini tercih ediyor.

D segmentindeki büyümede özellikle Uzak Doğu markalarının etkisi çok belirgin. Bu markalar fiyat–performans dengesiyle, D segmentini daha erişilebilir hale getirdiler ve tüketici bu segmente yeniden ilgi göstermeye başladı.

SUV: Gövde Tipi Değil, Yaşam Tarzı

SUV’lerin payı %60’ı aşmış durumda. Sizce tüketici SUV’yi gerçekten daha mı çok seviyor, yoksa SUV bugün “kendini güvende hissetmenin” ya da “off-road hayalini daha erişilebilir kılmanın” bir sembolü mü?

Aslında SUV hikâyesi sadece Türkiye’ye özgü değil, tüm dünyada benzer bir dönüşüm yaşandı. 2008–2009 yıllarında sedan araçların kârlılığı sayesinde üreticiler SUV satışlarını destekliyordu. Ama zaman içinde SUV o kadar popüler hale geldi ki bugün tam tersini görüyoruz; birçok marka sedan modellerini SUV satışlarından elde ettiği gelirle ayakta tutuyor.

SUV’ler insanlara daha konforlu ve daha güvenli hissettiriyor. Aynı segmentteki sedanlara kıyasla daha geniş bir iç hacim sunuyorlar. Bir de zaman içinde fiyatlar neredeyse eşitlendi. Bugün birçok segmentte SUV ile sedan arasında anlamlı bir fiyat farkı kalmadı.

Off-road için gerçek anlamda kullanılan SUV’ler tabii ki var ama pazara baktığımızda satışların büyük kısmı şehir içinde kullanılan, 4×2 çekişli modellerden geliyor. Yani SUV artık daha çok bir yaşam tarzı tercihi.

Hibrit ve elektrikli araçların toplam payı neredeyse yarıya yaklaşmış durumda. Bu dönüşüm sizce daha çok çevre bilinci ya da elektrikli araç trendinden mi besleniyor, yoksa artan yakıt fiyatlarına karşı geliştirilen bir tasarruf refleksi mi?

Bence artık bu bir geçiş süreci değil, kalıcı bir dönüşüm. İçten yanmalı araçlara kıyasla yeni enerji araçları, yani BEV, PHEV ve R-EEV modeller hem kullanıcı hem de sektör açısından çok daha ideal.

Bunun en önemli nedeni işletme maliyetleri. Servis maliyetleri daha düşük, enerji maliyetleri çok daha avantajlı. Kullanıcı tarafında ciddi bir ekonomik fayda var.

Diğer yandan Türkiye’de şarj altyapısı inanılmaz hızlı gelişiyor. Şarj istasyonu sayısı her geçen gün katlanarak artıyor. Teknoloji tarafına baktığımızda da artık 850 kilometreye varan menziller konuşuluyor. Menziller artarken şarj süreleri de her yeni nesilde kısalıyor. Bu da elektrikli araçların kullanımını psikolojik olarak çok daha kolay hale getiriyor.

Özellikle plug-in hibrit satışlarının %380’in üzerinde artması dikkat çekici. Bu büyümeyi daha çok vergi avantajları mı tetikliyor, yoksa kullanıcı tarafında gerçek bir alışkanlık değişimi mi var?

Plug-in hibrit, yani PHEV modeller, elektrikli araca geçiş sürecinde çok kritik bir rol oynuyor. Çünkü bu araçlarda hem elektrikli, hem benzinli, hem de karma kullanım imkânı var. Kullanıcı için bu, elektrikli araca alışmak adına çok güvenli bir geçiş modeli.

Vergi tarafında da ciddi bir avantaj söz konusu. Belirli kriterler sağlandığında PHEV’ler, içten yanmalı araçlara göre çok daha avantajlı ÖTV dilimlerine girebiliyor. Bu da talebi doğal olarak artırıyor.

Ancak uzun vadede şuna inanıyorum: Elektrikli ve R-EEV araçların menzilleri arttıkça ve toplumda her kesim tarafından daha fazla kabul gördükçe, PHEV’lerin talebi zamanla azalacaktır. Çünkü bu araçlar hem içten yanmalı hem de elektrikli sistem barındırdığı için aslında işletme maliyeti açısından bakıldığında daha pahalı bir yapı sunuyor.

Araç Değil, Deneyim Satılıyor

Bugün bir otomobil markası için sizce hangisi daha belirleyici: ürünün kendisi mi, yoksa sunduğu deneyim, verdiği his gibi daha soyut unsurlar mı?

Türkiye gibi yüksek standartlara sahip, Avrupa Birliği regülasyonlarıyla birebir uyumlu bir pazarda artık ürünlerin donanım ve kalite seviyeleri birbirine çok yakın. Yani bugün neredeyse tüm markalar belli bir teknik standardı zaten sağlıyor.

Bu yüzden bana göre artık tüketici sadece bir araç değil, bir deneyim, bir ruh ve bir kimlik satın alıyor. Kendisini yansıtan, hayat tarzıyla örtüşen, duygusal bağ kurabildiği markalara yöneliyor.

Kur, finansman ve fiyat baskılarına rağmen pazar büyümeye devam ediyor. Böyle bir ortamda sizce tüketici markadan en çok ne bekliyor: fiyat mı, güven mi, istikrar mı?

Sektör olarak biz çok dinamik bir yapıya sahibiz ve şartlara göre tüketiciye hızlı şekilde avantajlar sunabiliyoruz. Ama işin özü şu: Tüketici satın alırken en çok güvenebileceği, sözünü tutan, istikrarlı bayileri tercih ediyor.

Satış sonrasında da aynı beklenti devam ediyor. Yedek parça için bekletmeyen, yaygın servis ağı olan, ikinci el piyasası oturmuş markalar daha çok tercih ediliyor. Yani sadece fiyat değil; satış sonrası deneyim, sürdürülebilirlik ve güven algısı bugün markanın en kritik sermayesi.

Tüm bu verileri bir kenara koyduğumuzda… 2025’te size en çok umut veren ya da en çok düşündüren gelişme neydi? Hatta biraz daha kişisel soralım: Yunus Şahsuvaroğlu’nu 2025’te uykusuz bırakan bir gecenin sebebi neydi?

Açıkçası kişisel anlamda beni ailem ya da özel hayatım açısından uykusuz bırakan bir gece olmadı. Hayata bakışımda gayret ile teslimiyet dengesine çok inanırım. İnsan elinden geleni yapar, gerisini de zamana ve hayata bırakır. Bu dengeyi kurduğunuzda kaygı yerini daha sağlıklı bir motivasyona bırakıyor.

Benim uykusuz kaldığım zamanlar genelde bir endişeden değil, tam tersine heyecandan oluyor. Şirket olarak projelerimizi nasıl daha iyi hayata geçiririz, nasıl daha hızlı büyürüz, büyüyen pastadan ekibimizle birlikte nasıl daha fazla değer üretiriz… Bu sorular üzerine düşündüğüm, plan yaptığım, kafamda senaryolar kurduğum geceler oldu.

İnsanlık tarafında ise dünyaya dair en büyük temennim, savaşların olmadığı, masumların ve özellikle çocukların zarar görmediği bir düzenin kurulması. 2025 yılında 20’nin üzerinde ülkeye gittim. Bunu bir slogan gibi değil, gerçekten yaşayıp gördüğüm için söylüyorum: Tüm sorunlarına rağmen Türkiye’nin bu coğrafyada hâlâ çok kıymetli, çok güçlü ve çok özel bir yerde durduğunu düşünüyorum.

Son olarak; 2026’da otomotiv markalarının sizce en çok hangi konuda hata yapma riski var?

2026’ya global ölçekte baktığımızda en büyük riskin yeni enerji araçlarını yeterince ciddiye almamak olduğunu düşünüyorum. Özellikle bazı Alman markaları bu alanda uzun süre geride kaldılar. Şimdi bir kısmı, BMW örneğinde olduğu gibi, ciddi bir atak başlattı. Menziller artıyor, yazılımlar gelişiyor, aerodinamik ve sürüş teknolojileri iyileştiriliyor.

Ama hâlâ bazı markalar yeni enerji projelerini öteleyip içten yanmalı ya da sadece elektrik destekli motorlarla yola devam etmeyi planlıyor. Bence bu, uzun vadede çok ciddi bir risk. Çünkü bugün otomotiv piyasasına baktığımızda, özellikle teknoloji ve hız açısından oyunu büyük ölçüde Çin markalarının belirlediğini görüyoruz.

Artık bu sektörde rekabet sadece marka geçmişiyle ya da mirasla kazanılmıyor. Kim daha iyi teknoloji sunuyorsa, kim daha hızlı adapte oluyorsa, kim kullanıcıya daha iyi bir dijital ve elektrikli deneyim veriyorsa oyunu o kazanıyor. Bunu göremeyen, dönüşümü erteleyen markalar için önümüzdeki dönem çok zor geçecek.

Paylaş

Bir yorum bırakın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler
Gündem

Hatay Hüsnü Özyeğin Anadolu Lisesi Eğitime Başladı

6 Şubat depremlerinde ağır hasar alan Hatay’ın köklü eğitim kurumlarından Osman Ötken...

Gündem

Türkiye, Proton Tedavisinde Uluslararası Ekosistemini Kuruyor

Türkiye’nin ilk Uluslararası Proton Çalıştayı 4-5 Şubat 2026’da Ankara ve İstanbul’da düzenlenecek....

Gündem

İletişimin Yeni Nesli Sahnede: AkademİDA PR Jam’de İlk Etap Tamamlandı

İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği’nin (İDA) üniversite öğrencilerine yönelik düzenlediği AkademİDA PR Jam’de...

Gündem

Konfor’un Yeni Döneminde Üretim Gücü, Duygusal Anlatıyla Buluşuyor

Konfor, Türkiye’nin en büyük entegre mobilya üretim tesisi Konfor Park ile başlayan...