Anasayfa Gündem Güven, Medyanın Yeni Mavi Tiki
Gündem

Güven, Medyanın Yeni Mavi Tiki

Paylaş
Paylaş

Yapay zekâ çağında mavi tik, sosyal medya onayınden ziyade; habere, editöre ve etik ilkelere duyulan güvenin simgesi. Medyanın gelecekteki etik pusulasını, sektördeki 25 yıllık deneyimiyle teknolojinin gazeteciliğe olan etkisine bizzat tanıklık etmiş Turkuvaz Medya Dijital Yayınlar Genel Müdürü Mustafa Yüce ile konuştuk.

Yapay zekânın haber üretiminde hem editoryal hem de teknik süreçlere hızla entegre olduğunu görüyoruz. Sizce yapay zekâ, gazeteciliğin özündeki “insan sezgisine” ne denli zarar verebilir? Tecrübeniz ve gözlemlerinize dayanarak medya şirketlerinin yapay zekâ ile nasıl bir ilişki kurması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Öncelikle soru için teşekkür ederim. Günümüz medyasının karşı karşıya olduğu en temel sorulardan biri… Yapay zekânın gazeteciliğin özündeki insan sezgisine zarar verip vermeyeceği, onun nasıl kullanıldığına bağlıdır. Yapay zekâ bir araçtır ve doğası gereği bazı temel insani yeteneklerden yoksundur. Bir haberin insani etkisini, mağdurun hassasiyetini veya bir bilginin kamuya açıklanmasının etik ağırlığını ölçemez. Modelin, taradığı kaynaklardan bir özet veya sonuç çıkardığı; ancak bu çıktının yanlı veya eksik olabileceği unutulmamalıdır. İnsan sezgisi de zaten burada devreye girer. Yapay zekâ veri ve hız sunar, gazeteci ise bağlamı, doğruluğu ve etik süzgeci sağlar.

Yapay zekânın empati kuramayacağı, bir haberin ardındaki asıl hikâyeyi veya toplumsal etkiyi sezgisel olarak göremeyeceği açıktır. Hangi haberin manşet olacağına karar vermek, sadece popülerlik analizi değil; aynı zamanda toplumsal önemi, aciliyeti ve kamu yararını sezgisel olarak tartmayı gerektiren editoryal bir karardır. Etkili bir manşet önerisi sunabilse bile, bu manşetin toplumsal sorumluluğunu tartamaz. Bu nedenle, haber gibi ciddi bir işi bütünüyle makineye devretmek yerine, onu verimli bir asistan olarak kullanmak gerekir. Arşiv taraması, veri analizi, haberde geçen isim, mekân, olayların tespiti, grafik veya video üretimi için yapay zekâdan faydalanılabilir. Ancak son söz, yani nihai editoryal karar, daima habercinin sezgisine ve vicdanına ait olmalıdır.

Kısaca şöyle bitirmek isterim: Yapay zekâ, sezgiye zarar vermek yerine, sezginin daha verimli kullanılmasına olanak tanıyabilir; hikâyeyi bulma ve anlamlandırma için zaman kazandırabilir. Medya şirketleri, yapay zekâyı bir rakip veya yerine geçecek bir unsur olarak değil, yetkinlik artırıcı bir asistan olarak konumlandırmalıdır. Dediğim gibi son söz editöründür.

AI destekli içerik üretimi, medya kuruluşları arasında “ilk veren kazanır” anlayışını güçlendiriyor. Bu hız yarışında doğruluk ve güvenilirlik nasıl korunabilir? Sizin Turkuvaz Medya olarak kullandığınız yapay zekâ araçları hangileri?

“İlk veren kazanır” anlayışını temelden reddediyoruz. Bizim için “doğru haberi veren her zaman kazanır.”

Eğer hız, teyit mekanizmalarını atlamak anlamına geliyorsa, üretilen içerik “haber” vasfını yitirir ve bu, habercilik etiğiyle bağdaşmaz. Maalesef sektörümüzde bu aceleciliğin yol açtığı olumsuz örneklere sıkça tanıklık ediyoruz. Güvenilirlik, yapay zekâyı bir amaç değil, editörün doğrulama süreçlerini hızlandıran bir araç olarak konumlandırmakla korunur.

Hangi spesifik araçları kullandığımız gibi kurumsal detaylar yerine şunu söyleyebilirim: Sektördeki bilinen ve yaygın tüm yapay zekâ teknolojilerini yakından takip ediyor ve birçoğunu kendi haber panellerimize entegre ederek bu alanda öncü bir rol üstleniyoruz. Bizim için önemli olan, teknolojiyi editoryal denetim altında verimli kullanmaktır.

Dijital mecralarda bilgi kirliliği artık sadece kriz dönemlerinin değil, gündelik haber akışının da bir parçası hâline geldi. Turkuvaz Medya olarak dezenformasyonla mücadelede nasıl bir editoryal ve teknolojik strateji izliyorsunuz?

Bu, dijital dünyanın belki de en büyük meydan okuması… Bilgi kirliliği artık hepimizin gündelik bir gerçeği. Sadece yalan haber değil, aynı zamanda müthiş bir gürültü ve bağlamından koparılmış bilgi bombardımanı var. Biz okuyucuların ve kullanıcıların zamanla güvenilir limanları seçme konusunda güçlü bir sezgi geliştirdiğine inanıyoruz. İnsanlar, hangi mecranın sansasyon peşinde koştuğunu, hangisinin gerçekten bilgi vermeye çalıştığını gayet iyi biliyorlar.

Bizim editoryal prensibimiz çok net ve değişmez: Teyidini almadığımız, doğruluğundan emin olmadığımız hiçbir haberi okuyucumuzla buluşturmuyoruz. Bu, bizim için anlık tık alma hevesinden veya ilk biz verdik demenin geçici gururundan çok daha değerli bir sorumluluk. Belki de bu konudaki titizliğimizin bir yansıması olarak, sektörde en az düzeltme metni yayınlayan veya ihtarname alan kurumlardan biri olmamız bizi ayrıca mutlu ediyor; bununla da gurur duyuyoruz. Bu, bizim için okuyucuya verdiğimiz sözün en somut kanıtı gibi. Nihayetinde, dezenformasyonla mücadelenin en güçlü aracı sadece teknoloji değil, o teknolojiyi kullanan editörün vicdanı ve okuyucunun size duyduğu güvendir. Biz bu güveni korumayı her şeyin önünde tutuyoruz.

Sosyal medyanın ve teknolojinin haber üretiminde sınırları belirsizleştirmesiyle, her kullanıcı bir anlamda “mikro yayıncı/gazeteci” hâline geldi. Diğer yandan bir içeriği paylaşmak, doğrudan bilgi dolaşımına katkıda bulunarak yaymak demek. Bu tablo içinde sizce okurların ya da kullanıcıların doğruluk ve kalite açısından üstlenmesi gereken bir rol var mı?

Kesinlikle. Hatta belki de okurların ve kullanıcıların rolü, hiç olmadığı kadar kritik bir seviyede. Her birey, paylaş tuşuna bastığı an, o bilginin dolaşımına katılan ve sorumluluk alan bir yayıncı hâline geliyor. Bu nedenle, paylaşılan içeriğin topluma vereceği potansiyel fayda veya zararı sorgulamak, artık temel bir dijital vatandaşlık görevi.

Özellikle medya okuryazarlığının zayıf olduğu toplumlarda, tevatürle, kulaktan kulağa veya DM’den DM’e dolaşan teyitsiz bilgiler, hızla yargısız infazlara, kitlesel paniğe ve geri dönülemez haksızlıklara yol açabiliyor. Hatırlayın 1999 depremini; “CNN altyazı geçmiş, bu akşam yine deprem olacakmış” söylentisi… Bu kulaktan kulağa yayılan teyitsiz bilgi yüzünden insanlar günlerce evlerine giremedi, korku içinde sokaklarda sabahladı. Daha dün gibi, Maraş depremlerinde yaşadığımız o “baraj patladı” yalanını düşünün. Sosyal medyanın ateşi körüklemesiyle koca kitlelerin nasıl bir anda paniğe kapıldığını, nasıl manipüle edildiğini hep birlikte gördük. Bu sebeple “paylaş” tuşuna basmanın da bir vebali olduğunu unutmamak ve kaynağı sorgulamak, artık her okurun en temel görevi hâline gelmiştir.

Yapay zekâ destekli “deepfake” içeriklerin çoğalmasıyla birlikte, görsel doğrulama yöntemleri de sorgulanır hâle geldi. Geçtiğimiz yıl Bangladeş’te seçim sürecinde deepfake içerikler siyasi adaylar arasında ve kamuoyunda ciddi bir güven sorununa sebep olmuştu. Sizce medya kuruluşları bu yeni dönemde hangi doğrulama protokollerine yatırım yapmalı?

Maalesef ciddi bir başka konu… Bu deepfake meselesi sebebiyle bir videonun veya ses kaydının gerçek mi sahte mi olduğunu gözümüzle anlamamız neredeyse imkânsız hâle geldi. Neyse ki burada biraz çivi çiviyi söker misali bir durum var. Yapay zekâ ile oluşturulmuş bu sahte içeriklere karşı en etkili savunma araçlarımızdan biri de yine yapay zekânın kendisi. Artık bu tür görsel ve işitsel materyalleri analiz edip sahteliğini ortaya çıkarabilen teknolojiler mevcut. Özellikle seçim dönemlerinde adayları ve kurumları yıpratmak için bu tür içeriklere ne kadar sık başvurulduğunu hepimiz görüyoruz. Bu noktada haber merkezlerine hayati bir görev düşüyor. Dolaşıma sokulan her video, ses veya görselin gerçekliğini sorgulamak için özel teyit mekanizmaları kurulmalı ve bu araçlar aktif olarak kullanılmalıdır.

Madalyonun bir de diğer yüzü var ki o da çok önemli; şeffaflık. Eğer bir haberin içinde, örneğin; bir illüstrasyon veya canlandırma amacıyla yapay zekâ ile üretilmiş bir materyal kullanılıyorsa, bu durumun okuyucuya açık ve net bir şekilde belirtilmesi artık etik bir zorunluluktur.

Meta’nın 3. parti teyit uygulamalarıyla çalışmayı bırakması, platformların haber doğrulama süreçlerinden çekildiği ve dezenformasyona karşı korunmasız bir döneme işaret ediyor. Bu durum, dijital yayıncılar açısından nasıl bir sorumluluk boşluğu doğuruyor?

Bu, dijital ekosistem için gerçekten de alarm verici bir gelişme. Platformlar doğrulama sorumluluğundan çekildiğinde, bu yük doğrudan iki tarafın omuzlarına biner: İçeriği üreten yayıncı ve içeriği tüketen okur. Dijital yayıncılar açısından bu durum boşluktan ziyade, zaten var olan editoryal sorumluluklarımızın katlanarak artması anlamına gelir.

Aslında platformların bu adımı, hepimizi gazeteciliğin o temel ilkelerine yani doğruluğa, teyide ve sorumluluğa dönmek için bir nevi zorunlulukla karşı karşıya bırakıyor. Nihayetinde, bu kaotik ortamda ayakta kalacak ve okuruyla bağını güçlendirecek olanlar, okuyucusuna bu sarsılmaz güveni verebilen yayıncılar olacaktır.

Sosyal medya algoritmaları, kullanıcıların zaten inandığı ve savunduğu fikirlerle karşılaşmasını teşvik ediyor. Kullanıcılar beğendiği içeriklere benzer içeriklerle dolu yankı odalarına hapsoluyor. Bu yankı odaları toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken medya kuruluşları nasıl bir denge kurmalı? Örneğin reklam bu algoritmik sistemi kırmanın yollarından biri. Bu tür farklı başka hangi uygulamalar toplumun diğer fikirlere ve görüşlere de maruz kalabileceği ve ortak zemin arayışını kolaylaştırabileceği bir ortam yaratabilir?

Gerçekten de hepimizin içinde kaybolduğu, çağımızın en büyük tuzaklarından biri bu. Herkes sadece kendi fikrini onaylayan sesleri duyuyor, bu da kutuplaşmayı korkunç seviyede artırıyor. Medya kuruluşları olarak bizim rolümüz de tam burada başlıyor. Eğer biz de kendimizi tamamen algoritmaya, yani “en çok tıklanan neyse onu öne çıkar” kolaycılığına bırakırsak, o sosyal medya platformlarından ne farkımız kalır? Bizim görevimiz, o yankı odasının duvarına bilinçli olarak bir pencere açmak.

Bunun reklamdan çok daha güçlü bir yolu var: editöryal seçki. Bizim ana sayfalarımız, manşetlerimiz, okurun sadece duymak istediğini değil, bilmesi ve duyması gerekeni de vermek zorunda. İşin kolayı yankı odasını beslemektir. Ama gazetecilik, okuru rahatsız etme, ona resmin bütününü gösterme sorumluluğudur. Bizim görevimiz bu dengeyi kurmak için o insan filtresini algoritmanın önüne çıkarmaktır.

Haberin “kime ulaştığı” artık “nasıl ulaştığından” daha kritik hâle geliyor. Sizce dijital yayınlar, algoritmik bariyerleri aşarak farklı görüşlere temas etmenin yollarını nasıl bulabilir? Siz Turkuvaz Medya olarak neler yapıyorsunuz?

Bu o kadar doğru bir tespit ki… Eğer kaderinizi tamamen sosyal medya algoritmalarına bırakırsanız, bu bariyerleri kıramazsınız. Zaten algoritma doğası gereği size benzeyeni size göstermeye programlıdır. Bunu kırmanın yolu, okurla aranıza algoritmayı almamak. Yani, okuyucuyu o gürültülü sosyal medya akışından çıkarıp, doğrudan kendi platformunuza, kendi web sitenize, kendi uygulamanıza çekmektir.

Bizim de Turkuvaz Medya olarak en çok önemsediğimiz ve yatırım yaptığımız yer tam olarak burası. Bizim ana sayfamızın gündemini bir algoritma belirlemiyor; bizim manşetlerimizi tecrübeli editörlerimizin vicdanı ve toplumsal sorumluluğu belirliyor. Okura sadece duymak istediğini değil, bilmesi gerekeni de sunmanın, en sağlıklı yolu budur.

Geleneksel haberciliğin etik kodları, bugün yapay zekâ, sosyal medya ve reklam teknolojilerinin baskısı altında yeniden tanımlanıyor. Sizce geleceğin dijital haberciliği hangi etik temeller üzerine inşa edilmeli?

Bu çok güçlü bir soru… Bütün bu yeni oyuncular yani yapay zekâ, algoritmalar, hız baskısı kafamızı karıştırsa da aslında temeller hiç değişmiyor. Hatta o eski, temel ilkelere sarılmak artık çok daha hayati. Geleceğin haberciliği bence üç temel üzerine kurulmalı; sarsılmaz doğruluk, radikal şeffaflık, insan ve vicdan…

Hız ne kadar cazip olursa olsun, teyit edilmemiş bilgi haber değildir. Bu, pazarlık konusu bile olamaz. Okura karşı dürüst olmalıyız. “Bu içeriğin üretiminde yapay zekâdan destek alındı” veya “Bu bir reklamdır” demek, okurun güvenini kazanmanın tek yolu bu. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, son kararı veren, “Bu haberin toplumsal etkisi ne olur?” diye soran, vicdanlı bir editör olmalı. Yani aslında en başından itibaren bildiğimiz şeyler… Teknoloji burada sadece bir araç, asla amaç olmamalı.

Sizce Türkiye’de medya ekosistemi, yapay zekâ ve dezenformasyonla mücadelede küresel trendlere ne kadar paralel ilerliyor? Yerel olarak farklı bir modelin doğma ihtimali var mı?

Açıkçası, bu konuda karışık bir tablo var. Teknolojiye, yani yapay zekâ araçlarını kullanma iştahımıza bakarsanız, küresel trendleri çok yakından, hatta belki de gereğinden hızlı yakalıyoruz. Herkes bu yeni araçları denemek için çok hevesli. Ancak işin dezenformasyonla mücadele ve etik tarafında biraz daha çalışmamız gerekiyor. Bence yerel bir model doğmak zorunda. Bizim okurumuzun dinamikleri, habere yaklaşımı çok kendine özgü. Bizde okurun markaya ve editöre duyduğu güven, Batı’daki “nötr platform” anlayışından çok daha belirleyici olabiliyor. O yüzden bizde, teknolojiyi sonuna kadar kullanan ama son sözü her zaman o güvenilir insan faktörünün ve güvenilir markanın söylediği, bize özgü bir hibrit modelin gelişmesi çok daha olası görünüyor.

Sizin bakış açınızdan, medyanın bugünkü en büyük krizi ne? Bu krizin çözümüne yönelik hangi aksiyonların alınması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Aslına bakarsanız, medyanın bugünkü en büyük krizi ne yapay zekâ ne de başka bir teknoloji… Bizim krizimiz, çok daha temel bir yerde, düpedüz bir “güven bunalımı.”

Hani o hepimizin bildiği, eski ve çok değerli bir motto vardır: “Haber kutsal, yorum hürdür.” İşte bu motto maalesef çok yıprandı, haberin o kutsallığı tartışılır hâle geldi. Artık bakıyoruz; yorumlar, temenniler, niyet okumalar haber diye veriliyor, manşete çekiliyor. Bana göre medyanın en büyük krizi bu güven bunalımını aşamamasıdır. Aslında bu durumu daha önce de yaşadık. Sosyal medyanın o ilk, vahşi dönemlerini bir hatırlayın… Her gün milyonlarca kez paylaşılan yalanlar, trend topic olan dedikodular… Tam bir dezenformasyon çöplüğüydü. Herkes, herkes adına sahte hesaplar açıp, oymuş gibi açıklamalar yapıyordu. Bu kaosun önüne geçmek için “mavi tik” devreye alındı. Yani, bu hesap gerçektir, bu kişi odur, söylediklerine bu kimlikle itibar edebilirsiniz” diyen basit bir güven mührü.

İşte bugün, geleneksel medyanın da okuyucunun gözünde böyle bir “mavi tik”e ihtiyacı var. Okurun, “Evet, bu okuduğum haberdir, yorum değil; bu markaya güvenebilirim” diyebileceği o sarsılmaz güveni yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bütün krizin özü bence bu.

Dijital medya yayıncılığındaki öncü konumunuz, teknolojiye liderlik etme sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Bu sorumluluğun iki önemli yönünü sormak isterim: Birincisi, yapay zekânın dijital üretime hızla entegre olduğu bu dönemde, editoryal doğruluk ve kaliteyi sağlamak için hangi spesifik yapay zekâ araçlarından faydalanıyorsunuz?

İkincisi, bu teknolojik birikiminizi daha geniş anlamda bir toplumsal faydaya dönüştürmek için hangi çalışmalara öncülük ettiniz?

İlk sorunuzla başlayayım, daha önceki sorularda da biraz bahsetmiştim. Sektördeki bilinen ve yaygın tüm yapay zekâ teknolojilerini, doğruluk ve kalite süreçlerimizi desteklemek için yakından takip ediyor ve birçoğunu kendi haber panellerimize entegre ediyoruz. Bizim için asıl önemli olan, teknolojiyi her zaman editoryal denetim altında verimli kullanmaktır.

Sorunuzun ikinci kısmına, yani bu teknolojik birikimi toplumsal faydaya dönüştürme konusuna gelince; bu benim şahsen çok önemsediğim ve mesleki misyon olarak gördüğüm bir konu. Çünkü günün sonunda hepimizin ortak gayesi, bir şekilde insanlara ve topluma faydalı olabilmek. Sahip olduğumuz bu dijital gücü de o yönde kullanmamız gerektiğine yürekten inanıyorum. Bu inancın günümüzdeki yansıması, teknolojiyi dezavantajlı bireyler için “erişilebilir” kılmak oldu. Görme veya işitme engelli bireylerin de bilgiye herkesle eşit şekilde ulaşabilmesi için çok çabaladık; sesli haberler, sesli betimlemeler, özel podcastler ve çocuklara yönelik güvenli siteler, özel içerikler hazırladık. Hatta Türkiye’de görme engelliler için haberleri “sesli haber” formatında sunan ilk kurum olduk. Bu bizim için bir başlangıçtı; ardından sesli kitaplar, çocuk masalları, makaleler ve altyazılı videolarla bu çabayı hep bir adım öteye taşımaya çalıştık. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarının özellikle çocuklar ve gençler için yürüttüğü “güvenli internet” hareketlerine de aktif destek verdik.

Ancak bu noktaya gelmemizi sağlayan şey, 2000’li yılların başına dayanan bir teknik altyapı vizyonuydu. O yıllarda önceliğimiz, gazete-dergi ve televizyon mecralarımızdaki içeriği kolay arşivleyebilmek, etiketleme yaparak dijitalleştirmekti. Daha eski döneme ait gazete ve dergileri bulup OCR sürecinden geçirerek dijitale aktarmayı amaçlıyorduk. Bunun için in-house çözümler geliştiriyor, bir yandan da her gece içeriği siteye aktarıyorduk. Tüm bu süreçleri otomasyona almak, daha kolay ve pratik hale getirmek için kendi mikro uygulamalarımızı geliştirdik. İşte o gün atılan o temel, bugün bize bu erişilebilirlik ürünlerini geliştirme esnekliğini sağladı. Yani, kullanıcıya en kolay erişimi sağlayan o güçlü aplikasyonlar (uygulamalar), VOD (İsteğe Bağlı Video) platformları ve web siteleri, o günkü arşivleme ve otomasyon çabalarımızın üzerine inşa edildi.

Biz inanıyoruz ki teknoloji, ancak kimseyi geride bırakmadığında gerçek anlamda başarılı sayılır. Bunlar, bizim için bitmiş projeler değil, yayıncılık anlayışımızın ayrılmaz bir parçası olarak gördüğümüz, sürekli devam eden bir sorumluluk alanı. Medyanın görevinin sadece “olanı biteni” aktarmak değil, aynı zamanda toplumsal bağları güçlendirmek ve fırsat eşitliğine dijital imkanlarla katkıda bulunmak olduğuna inanıyoruz. Teknolojinin sunduğu yeni imkanlar geliştikçe, bu alandaki çabalarımız da artarak devam edecek.

Son olarak bu teknolojik gelişmelerin ticari boyutuna değinmek isterim. Bir yanda sosyal sorumluluk ve erişilebilirlik için çaba harcarken, diğer yanda bu dijital ürünlerin işletmeyi büyütmesi gerekiyor. Kullanıcıya en kolay erişimi sağlayan ana dijital ürünlerinizi geliştirmek, ciddi bir yatırım ve strateji gerektirdi. Bu ‘kolay erişim’ odaklı yaklaşımınız, işletmenin genel büyümesine ve ticari başarısına somut olarak nasıl bir katkı sağladı?

Dijitalde ticari başarının formülü basittir: Sadık kullanıcı. Sadık kullanıcıya giden yol ise kusursuz bir kullanıcı deneyiminden geçer. Bizim uygulamalarımızın ve VOD servislerimizin başarısı, yani işletmenin büyümesine sağladığı katkı, tam olarak bu “kolay erişim” sayesinde oldu. Kullanıcı, aradığı içeriğe -ister güncel haber ister eski bir arşiv videosu olsun- en hızlı ve en temiz şekilde ulaşabildiği platformda kalır. Bu sadakat de doğrudan reklam gelirlerine, abone sayılarına ve nihayetinde ticari büyümeye yansır.

Dijital dünyada, özellikle de mobilde, rekabet acımasızdır. Kullanıcının size ayıracağı süre saniyelerle ölçülüyor. Eğer uygulamanız yavaşsa, VOD servisiniz takılıyorsa veya kullanıcı aradığını bulamıyorsa, o kullanıcıyı sonsuza dek kaybettiniz demektir. Bizim o bahsettiğim altyapı yatırımlarına ve in-house çözümlere odaklanmamızın stratejik nedeni tam da buydu. Kendi teknolojimize sahip olmak, bize bu “kolay erişim” deneyimini başkalarına bağımlı olmadan, kusursuzca tasarlama ve kontrol etme şansı verdi.

Ayrıca bu sadakatin arkasında sadece hız değil, aynı zamanda güven ve tasarım da var. Bizim aplikasyonlarımız, en başından beri kullanıcı dostu bir ara yüzle, okurun göz zevkine hitap eden, temiz bir tasarımla geliştirildi. Okurun “güvenilirlik kaygısını” gideren, aradığını kolayca bulduran bir yapı kurduk. Ve bu kullanıcı odaklı yaklaşımın ne kadar doğru çalıştığını gördüğümüz en net yerlerden biri de kadın kullanıcı kitlemizdir.

Dijital ürünlerde genellikle estetiğe, kullanım kolaylığına ve o platformun sunduğu güven hissine daha fazla önem veren kadın kullanıcılarımızın, aplikasyonlarımızdaki yüksek ziyaret sayısı ve platformlarımızda geçirdikleri ortalama süre, bizim için çok değerli bir gösterge. Bu veri, kullanıcı dostu tasarımımızın ve güvenilirlik kaygısını gideren editoryal duruşumuzun en önemli başarı teyitlerinden biri. Bu kitleyi kazanmak ve elde tutmak, platformun genel kalitesini ve başarısını da doğrudan kanıtlar niteliktedir. İşte bu güven veren ve kullanıcı odaklı tasarım anlayışı, bizi doğrudan ticari başarıya götürdü; marka olarak haberden, spora son derece rekabetçi alanlarda zirveye taşıdı ve bu alanlara hâkim olmamızı sağladı.

 

 

 

Paylaş

Bir yorum bırakın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler
Gündem

Konfor’un Yeni Döneminde Üretim Gücü, Duygusal Anlatıyla Buluşuyor

Konfor, Türkiye’nin en büyük entegre mobilya üretim tesisi Konfor Park ile başlayan...

Gündem

Türkiye’nin Yapay Zekâ Çözümleri CES 2026 Sahnesinde

Türkiye, dünyanın en büyük teknoloji ve inovasyon etkinliklerinden biri olan CES 2026’da...

Gündem

Çetmen’den Ev İçi Gerçekliğe Mizahi Bakış

Çetmen, yeni reklam filmiyle mobilya sektöründe alışılmış anlatıların dışına çıkan bir işe...

Gündem

Bige Kotil, Nova Fashion Group’ta Eş Genel Müdür Oldu

Türkiye’nin önde gelen hazır giyim gruplarından Nova Fashion Group, grup bünyesindeki Hemington...