Kadının tarihini değiştiren düşünürler

Geri

Mert Uzman

Kadınların son birkaç yüzyılda her alanda gerçekleştirdiği yükselişin ardında tüm dünya kadınlarının ortak bir mücadeleyle oluşturdukları bir bilinç var. Bu değerli mirasın oluşumunda, dünya tarihinde hem fikirleriyle hem de yürüttükleri etkinliklerle kilometre taşı olmuş kadın düşünürlerin liderliği, önemini sonsuza dek yitirmeyecek. 

Kadınların toplumsal sorunlarının ve cinsiyet eşitsizliklerinin temel belirleyeni olarak süregelen erkek merkezli yaşam, çok uzun bir zaman diliminde edinilen bir birikime dayanıyor. Kadim kültürlerde görülen ana tanrıça miti ve doğurgan toprak ana düşüncesi gibi saygın doğa – anne imajı insanlık tarihi içinde zamanla erkek egemen bir yapıya büründü ve bu yapı çağlar boyu devam etti. Felsefenin ve sorgulamanın merkezi kabul edilen Antik Yunan’dan günümüzün uygarlık düşüncesini geliştirdiğini iddia eden Batı kaynaklı Rönesans ve Reform hareketlerine kadar neredeyse hiçbir kitlesel çaba kadının problemlerine bütüncül bir bakış geliştirmedi. Hatta bizzat bu kültürlerde de toplum düşüncesi erkeklik düşüncesiyle eşdeğer görüldü ve kadınlar kamunun dışında kabul edildi. Kadın hareketleri bu adaletsiz ve cinsiyetçi bakış açısını değiştirmek için ortaya çıktığında önlerinde birçok engel ve kat edilmesi gereken upuzun bir yol vardı. Bugün gelinen noktada sosyolojik yapılar hala birtakım eşitsizlikler barındırıyor olsa da kadınlar artık çok daha güçlü. Kadınların eşitlik taleplerinin yayılmasında, haklarının ödenmesi hiç de kolay olmayan düşünürlerin emeklerini de unutmamak gerekiyor. 17. yüzyılda ortaya çıkan ilk hareketlerden günümüze, bu çabanın fitilini ateşleyen önemli kadın düşünürler birer sembol olarak aynı tazelikle hiyerarşilerin karşısında duruyor.

Christine de Pisan

Orta Çağ’ın kadın düşmanlığını tenkit eden kentli kadın

Kadınların, insanlık tarihi içerisindeki toplumsal konumuna büyük etkide bulunan ilk önemli isimlerdendir. Venedik’te doğdu ve babasının tıp ve astroloji çalışmaları için Fransa Kralı’nın yanında bulunması dolayısıyla saray çevresinde yetişti. 1430 yılında sona eren yaşamı boyunca kadınların becerileri ve katkılarıyla aslında bulundukları konumdan çok daha fazlasını elde edebileceklerini savundu ve bu yolda soylu sınıfa mensup kadınların öneminden söz etti. Yaşamı boyunca birçok şiir ve yazı kaleme alan De Pisan, dönemin en önemli kadın figürlerinden Jan Dark’a atfettiği yazılar kaleme almış ve böylesi örnek kadınlara değer vermiştir. De Pisan, yaşadığı Orta Çağ’da kadınlara yöneltilen olumsuz bakış açıları ve düşüncelerle mücadele ederek geçen yaşamı nedeniyle feminizmin erken örneklerinden biri olarak kabul edildi. De Pisan hem yaşadığı dönemde hem yaşamından sonraki zaman içerisinde önemini koruyan bir isim oldu. Simone de Beauvoir de onun hakkında araştırmalarda bulundu ve onu kadın hakları konusunda çalışmalar gerçekleştiren ilk kişi olarak değerlendirdi.

Mary Wollstonecraft

Ayrımların olmadığı eşit bir dünya ideali

Kadın – erkek eşitsizliği üzerine düşünerek, tepki olarak sistemli bir düşünce geliştirip yazılarıyla bunu ortaya koyan ilk kadınlardan biridir. Frankenstein romanının yazarı Mary Shelley’in annesi, dönemin önemli İngiliz filozoflarından William Godwin’in eşidir. O, cinsiyetler arası hiyerarşinin kadın üzerinde yarattığı baskılara odaklandı ve bunların giderilmesi gerektiğini şiddetle savundu. Fransız İhtilali’nin temel metinlerinden olan 1789 tarihli “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ne büyük ilgi duydu ve bu adımların kadınları da kapsayacak şekilde geliştirilmesine çaba gösterdi. Düşünce ve yazılarının içeriğindeki ana fikir, kadını erkeğin gerisindeki konumundan sıyırıp sosyal yaşamda ve kişilerarası ilişkilerde ayrımın olmadığı bir seviyeye ulaştırmaktı. 1792 yılında kaleme aldığı ve Türkçeye “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” olarak çevrilen eseri kadın hareketleri açısından büyük önem teşkil etti. Kendinden sonra gelen kadın hakları savunucularına önemli bir miras bırakan Mary Wollstonecraft, 1797 yılında ikinci çocuğu Mary Shelley’i dünyaya getirdikten on gün sonra hayata veda etti.

Olympe de Gouges

Düşüncelerini söylemekten asla çekinmedi

Döneminin ilerisinde bir bakış açısıyla kadın çalışmaları da dahil olmak üzere insan hakları konusunda tarihin öncü isimlerinden biri olmayı başarmış olan De Gouges 1748 – 1793 yılları arasında yaşadı ve giyotinle idam edilerek hayatına son verildi. Fransız Devrimi sırasında kölelik karşıtlığı ve sosyal adaletsizlik konularındaki yazılarıyla öne çıktı. 1789’da yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ni erkeklerin kendi cinsiyetleriyle sınırlı olan ve kadınları kapsamayan bir metin olarak gördü ve buna karşılık 1791’de “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni kaleme aldı. Denemelerinin dışında roman ve oyunlar da yazdı ve savunucusu olduğu Fransız İhtilali’nin bazı baskıcı ve sert uygulamalarına muhalefet etti. İhtilal sonrası devam eden cinsiyetçi yaklaşımların da etkisiyle ihtilale olan desteği giderek zayıfladı ve yazılarında bu rahatsızlığını dile getirdi. Bütün bu unsurlar devrimciler tarafından onun düşman ilan edilmesine yol açtı. 1793 yılında tutuklandı ve 4 ay boyunca tutuklu yargılandı. Tarafsızlığı olmayan bir mahkeme kararıyla aynı yılın kasım ayında idamı gerçekleştirildi.

Clara Zetkin

Dünya Kadınlar Günü’nün fikir anası

Alman siyasetçi ve kadın hakları savunucusu Zetkin, yaşamı boyunca aktif siyasetin içinde yer aldı. Savaş karşıtı hareketlerin, toplumun ezilen kesimlerinin ve kadın hareketlerinin ateşli savunucusu ve önderlerinden biriydi. Sosyal demokrat siyasetin en önemli figürlerinden olan Clara Zetkin, 1857 – 1933 yılları arasında yaşadı. Hitler dönemindeki son günlerini Rusya’da geçiren Zetkin, burada vefat etti ve Moskova’ya defnedildi. 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasının temelindeki isim de Zetkin’dir. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, bugünün dünya emekçi kadınlarının günü olarak kabul edilmesi kararlaştırılır. Bu fikir önerisi de konferanstaki konuşmasında Zetkin tarafından ortaya atılmıştır. Bu tarihin 8 Mart olarak kararlaştırılmasının özel bir anlamı vardır: Amerika’nın New York eyaletinde 8 Mart 1857’de bir tekstil fabrikasında çalışma şartlarının iyileştirilmesi amacıyla başlayan grev, fabrikada çıkan yangında 120 kadının can vermesiyle neticelendi. Dünya Kadınlar Günü, 1857 yılında gerçekleşen bu olayın anılmasıdır.

Simone de Beauvoir

Kadın doğulmaz kadın olunur

Kadın hareketleriyle çeşitli yasal haklar kazanılmasından sonra, ikinci dalga feminizm hareketinin hemen öncesinde yer alan Fransız filozof ve yazarın etkisi geniş kitleleri harekete geçirecek güce sahipti. 1908 yılında doğan Simone de Beauvoir, hayat boyu arkadaşlık yaptığı Sartre’ın varoluşçu felsefesini kadınlara yapılan ayrımcılığı incelerken kullandı ve “Varoluş özden önce gelir” diyen Sartre’ı, “Kadın doğulmaz kadın olunur” diyerek bir bakıma doğruladı. Ataerkil ve baskıcı bir aileden geldiğini belirten Beauvoir, kadınların erkeklerin gerisinde ve onların baskısı altında yaşamalarının doğal bir durum olmadığını, bunun erkek egemen kültür tarafından inşa edildiğini savundu. 1949’da yazdığı “İkinci Cins” adlı kitabıyla kadın hareketlerinin önemli referanslarından birine imza attı. 2.Dünya Savaşı’nın sona erdiği yıl, Sartre ve birkaç arkadaşıyla birlikte Les Temps Modernes adlı gazeteyi çıkardı ve uzun yıllar bu yayın organının editörü olarak çalıştı. Yazın hayatı boyunca farklı türde birçok esere imza atan Beauvoir, kadınları dışlayan tüm kültürel yapılara karşı savaştı. 1986’da öldü ve dostu Sartre’nin yanına gömüldü.

Helene Cixous

İkili karşıtlıklar yerine çokluğun dili

Fransız felsefesinin duayen isimlerinden Cixous, 1937 yılında o dönem Fransız sömürgesi olan Cezayir’de dünyaya geldi. Bilimsel çalışmalarının yanı sıra edebi nitelikte metinler de yazdı, şiir ve denemeden tiyatroya kadar birbirinden farklı birçok alanda üretimler gerçekleştirdi. Modernizmin ikili kurgularına karşı çıktı. Bu kapsamda, ikili karşıtlıklardan birini merkeze alan diğerini ise dışarıda bırakarak olumsuzlayan Batı düşüncesini dönüştürmeye çalıştı. Kadın – erkek ilişkilerinde de bu karşıtlığın yansımasını görmek mümkündü ve bu düşünce sistematiğine göre merkezde erkek yer alıyordu, kadın ise ikincil plana atılarak değersizleştiriliyordu. Bunun önüne geçmek adına eylemde bulunulacak yerlerden biri olarak dili gören Cixous, yeni bir yazınsallığın ve dilin üretilmesine önem verdi. Toplumsal yapının eşitsiz oluşumunun temellerini incelemek adına bu yapıyı biçimlendiren hikayeler olan mitolojiler üzerine de araştırma yapan Cixous, aynı zamanda yazdıklarıyla yeni bir dil oluşturmaya çabaladı. Şu an 80 yaşında olan Cixous, düşünce dünyasındaki önemini hala koruyor.

Judith Butler

Cinsiyetçi kalıp yargıları bozuma uğratan düşünür

1980 sonrası sosyal bilimler alanında öne çıkan isimlerden biridir. Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya gelen Judith Butler, bugün 61 yaşında ve oldukça saygın bir düşünürdür. Yaptığı toplumsal cinsiyet çalışmaları Amerika, İngiltere ve Kıta Avrupası’nda oldukça ses getirdi. Hatta bazı yazarlar tarafından akademide bu denli etkin bir feminizmin olması doğrudan Butler’ın çalışmalarına bağlandı. Diğer önemli kadın hakları destekçileri gibi o da toplumsal kurumların cinsiyetçi kalıplarını bozuma uğratmaya çalıştı, ötekine ve dışlanana eğildi. Kadını ikinci sınıf olarak gören, onu ötekileştiren eylemlerin tekrara dayalı kültürel birer pratik olduğunu savundu. 1990 yılında, çok büyük bir etki yaratan “Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi” adlı kitabı yazdı. Kariyerinin en önemli metinlerinden biri olan bu kitapta toplumsal cinsiyet ya da kültürel yapı konularına daha önce yorum getirmiş yazarların düşüncelerini sorgulayarak cinsiyetin doğal ve kültürel yanlarına eğildi. Judith Butler, günümüzde de toplumsal cinsiyet konusundaki çalışmalarına devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir