Fatih Portakal’dan yeni kitap: Aklımla Dalga Geçme!

Geri

Dr. Fatma Kamiloğlu

Uzun yıllara dayalı bir dostun yeni kitabı elinize geçtiğinde inanın kendi kitabınızmışçasına heyecanlanıyorsunuz. Fatih Portakal’ın yeni kitabı Aklımla Dalga Geçme elime geçtiğinde kitabı bir solukta ama bolca altını çizerek okudum. Elbette üzerinde konuşulacak çok başlık, sorulacak çok soru vardı. Kısmen onaylayan kısmen ise eleştiren gözlerle… Yakın tarihe notlar düşen kitap hem zihinleri açıyor hem de neden sonuç ilişkisi ile geçmişle günümüz arasında bağlantı kuruyor. Aklımla Dalga Geçme’nin ilk röportajını yani besmelesini The Brand Age’in Aralık sayısı için gerçekleştirdik.

Fatih Portakal’ın yeni kitabını kendi ağzından dinlemeden önce kısaca biraz kendisinden bahsedelim.1996 yılında İzmir’de muhabir olarak haberciliğe başlar. Kısa sürede yaptığı haberler, haberi sunma biçimi ve ekran önündeki samimiyeti ile Mehmet Ali Birand’ın dikkatini çeker. İşletme mezunu olan Portakal, Birand’ın ricası ile muhabirliğe İstanbul’da devam eder. Muhabirlikteki başarısını ekrana da taşıyan Portakal, Fox TV’de sabah kuşağında Çalar Saat programını başarıyla sunar. Aynı dönemde özel bir üniversitede dersler vermeye başlar. Sabah kuşağındaki performansı, interaktif sunumu, yorumları, izlenme oranlarındaki artış ile Fatih Portakal ismini tüm Türkiye duyar. Ardından, Fox TV’nin ana haber bültenini sunma dönemi başlar. 90’lı yıllara dair özlenen Ali Kırca ve Mehmet Ali Birand haberciliğinin tadını veren Fatih Portakal haberciliği, haberi reytingde ilk üçe taşır ve dizilerle yarışır. Bu durum Türkiye’de uzun zamandır görülmeyen bir durumdur. Ana haberde bitti denilen anchormanlik Fatih Portakal ile canlanır. Onun haberciliğinde sosyal medya vardır, tatlı sert yorumlar vardır ve promptersız haber sunma vardır, samimiyet vardır… Onun haberciliği toplumun bir kesiminde alkışlarla, başka bir kesim tarafından ise ağır eleştirilerle karşılanır. Sosyal medyayı en etkin kullanan habercilerden biri olan Portakal, yoğun haberciliğin temposunu çiftlik hayatı ile dengeliyor. O tam bir doğa aşığı ve hayvansever.

Yeni kitabı Aklımla Dalga Geçme’nin ilk röportajı için Pera Palace’da buluştuğumuz Fatih Portakal, “Bu kitabı, tarihe bugünlerin notunu düşmek için yazdım” diyor. Aklımla Dalga Geçme’nin, “…Paylaşımların içinde akıl ve vicdan iradesini başkalarına teslim etmemiş sorgulayan bir özgürlük var” satırları ile zihinleri açmada okuyucuya yardımcı olacağı aşikar. Kitabın ilk cümlelerinden biri şöyle: “Her nedenin ilerisinde bir sonuç var. Her sonucun arkasında bir neden. Hiçbir şey neden sonuçsuz olmuyor.” Türkiye’nin 2013, 2014, 2015 ve ağırlıklı olarak 2016 yıllarındaki gündemini inceleyen kitap, yakın tarihe ışık tutuyor. “Bu kitapla zamanın kaçınılmaz sonucu olarak sıfırlanan zihinleri yeniden harekete geçireceğim. Aklımla dalga geçme diyeceksiniz” diyen Portakal, her gerçek bilginin ardında sorgulayan bir beynin var olduğunu söylüyor ve okuyucuyu satırları ile sorgulamaya ve düşünmeye davet ediyor.

 

Nihayet kitap doğdu, nasıl duygular içerisindesin?
Keyifli… Öncesinde küçük bir bilgi; tabii bizim Fatma Hoca’yla da yıllardan gelen bir arkadaşlığımız, dostluğumuz var. Onun sayesinde akademisyenliğe başlayan bir kişi olarak da hem kendimi çok şanslı hissediyorum hem de böyle bir dosta sahip olmak ayrı bir güzellik… Tabii bu kitap da insanın evladı gibi, benim bir evladım yok ama bu kitap benim ikinci evladım oldu, çıktığından dolayı mutluyum. Uzun bir çalışma oldu, sekiz buçuk aylık bir çalışma bu.

Kitabın başında bir tarih var, bir de sonunda bir tarih var, ikisi arasında yazıldı değil mi?

Evet. Benim 2012-2013’ten itibaren biriktirdiğim binin üzerinde not ve dijital ortamda yine 700-800 saatlik bir araştırma, kimi konunun kahramanlarıyla yapılan konuşmalar ile biraz da kalın ama dili akıcı olan bir kitap ortaya çıktı; “Aklımla Dalga Geçme”.

Gerçek hikayeleri yazmayı seviyorum

İlk kitabından bu yana çok vakit geçti. Kaç yıl oldu?
2012’ydi o. Kitap yazmak kolay değil, o anın gelmesi gerekiyor. Gerçek hikayeleri yazmayı seviyorum, ben onu anladım. Ben bir roman kurgusu yapamam ancak doneleri olursa, bir gerçek hikayenin bilgileri olursa onu kurgulayabilirim. Belki de habercilikten gelen bir şey. Mesela benim ilk kitabım “Sessiz” de öyleydi. Sekiz ayrı hikaye, gerçek hikayeler vardı. Bu kitap da Türkiye’nin gerçeklikleri…

Artık ben bunu yazmalıyım demeye ne zaman karar verdin?
Bilmiyorum ki, bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyordum ama ne yazmam gerektiğini ve nereden başlamam gerektiğini bilemiyordum. O an kendiliğinden geliveriyor. Ben bilgisayarın başına oturdum, sonra yazmaya başladım. Yani benim böyle oldu. Öyle günler öncesinden, haftalar öncesinden yazdığım bir şey değildi; düşündüğüm, tasarladığım veya böyle bir planlamasını yaptığım bir şey değildi. Sadece “Aklımla Dalga Geçme”ydi kitabın ismi, o netti kafamda.

Kime söylüyoruz biz bu “Aklımla Dalga Geçme”yi?
Aklımızla dalga geçenlere söylüyoruz. Bunun içerisinde toplumu yönetenler oluyor, bunun içerisinde iktidar gücünü elinde bulunduranlar oluyor, muhalefettekiler oluyor, sosyal hayatta bir sivil toplum yöneticisinin lafları oluyor, bir araştırma kurumunun yetkilisinin söylediği bir laf oluyor, ABD Başkanı’nın sözü oluyor, Avrupa liderlerinden birinin sözü oluyor… Dünya zaten bunun üstüne kurulmuş gibi, birileri birilerinin aklıyla dalga geçiyor ama geçirmemek gerekiyor.

Okumadığınız ve öğrenmediğiniz zaman aklınızla dalga geçilir

Peki okuyucuya akılları ile dalga geçilmemesi için ne tavsiye ediyorsunuz? Kitap o anlamda bir rehber olabilecek mi?
Kısmen bir rehber olabilecek. Gündemi takip etmek çok önemli, bilmek çok önemli. Siz bilmediğiniz zaman sizin aklınızla dalga geçerler. Ben burada belki kısa bir dönemi, 44 aylık bir dönemi anlatıyorum ama neticede evveliyat çok fazla, bundan sonra olacaklar da çok fazla, bilmediğiniz ve okumadığınız zaman, öğrenmediğiniz zaman herkes sizin aklınızla dalga geçer. Hem iradenize hem düşünce iradenize hem de vicdan iradenize sahip olunur. Benim şurada çok güzel bir sözüm var, bu kitapta diyorum ki “Paylaşılanların içinde akıl ve vicdan iradesini başkalarına teslim etmemiş sorgulayan bir özgürlük var.” Cicero’nun sözü bu, sorgulamanın olduğu yerde özgürlük vardır diyor adam, ben bu kitapta bunu yapmaya çalışıyorum.

Sosyal medyada, “zihinleri yeniden harekete geçirecek bir kitap bu” demişsin.
İşte zihinleri tetikleme olayı da zaten burada ortaya çıkıyor. Geçmişi hatırlatarak zihinleri tetikliyorum. Her şeyin bir neden-sonucu var. Bugün bunları yaşıyorsak, bunların sonuçlarını yaşıyorsak geçmişte bunların nedenleri vardır, nedensiz hiçbir şey olmuyor. O nedenlerden dolayı biz bu sonuçları yaşıyoruz. Bu kitap bunu anlatıyor, zihinleri ondan tetikliyor, insanlara geçmişi hatırlatıyor. Biz neden böyle olduk, neden başımıza bunlar geldi gibi bir soruyu sormamak gerekiyor çünkü bugünün temellerini atıyorsun, sonuçlarını görüyorsun. Bugün de atılan nedenler var, atılan adımlar var, onların sonuçlarını da ileride göreceğiz. O yüzden umutlu musun, karamsar mısın diyecek olursan veya bu kitabın ikincisi umut dolu olacak mı diye soracak olursan çok umutlu değilim. Çünkü nedenler bizi umutsuzluğa götürüyor, umutlu olabilecek nedenler göremiyorum. Umarım yanılan ben olurum.

Kitapta seni en çok zorlayan ne oldu?
Ben bu kitabı yazdım, daha sonra birkaç kişiye okuttum, tekrar tekrar değişti, dördüncü yazımdan sonra bu hale geldi. Bizler televizyon habercisiyiz, yani yazmak çok zor bir iş, kolay bir iş değil. Konuşmak daha kolay ama yazma kültürünü edinmiş oldum. Ben şimdi sana ilk taslağımı versem bununla alakasız. O kadar çok değişti ki… Ben ekranda konuşur gibi yazıyordum, prompter kullanmadığım için. Burada da öyle yazayım dedim ama okumaya başladığımda gördüm ki anlam kopuklukları var, kafa karmakarışık. Onu üç dört okumadan sonra düzelttik. Konular kısmında sıkıntı yok, sadece yazma kısmında ilk başta biraz sıkıntı çektim. Ondan sonra onu da hallettik, yazmayı da öğrendim.

Düşüncelerimi konuların önüne geçirmedim

Aslında bu senin haber sunma biçimin ve yorum biçiminle çok örtüşüyor. Yani ben bu kitabı okurken Fatih Portakal’ı okuduğumu hissettim. Senin bir habercilik anlayışın var, sosyal medyayı habere katıyorsun, üzerine tatlı sert yorumunu katıyorsun, okuyucu kitapta da bunu görecek mi?
Tabii aynısını görecek ama kitapta şunu yapmaya çalıştım; düşüncelerimin konula- rın önüne, kişilerin söylediklerinin önüne geçmemesine özellikle gayret sarf ettim. Tabii televizyondaki gibi oldu ama orada çok ince bir nokta var, hani düşüncelerimle insanları şöyle yönlendireyim, böyle yönlendireyim demedim. Sadece ufak tefek giriş çıkışlar ama suya sabuna dokunur giriş çıkışlar yaptım. Kesinlikle bütünün veya gerçekliğin önüne geçmesine müsaade etmedim. Benim için önemli olan kişilerin yaptıkları, söyledikleri ve ortaya çıkan sonuçlardı. Ben sadece ufak ufak değerlendirmeler yaptım.

2013 – 2016 arasında geçen çok tatsız olaylar var bu kitabın içinde, çünkü yapacak bir şey yok, Türkiye gündemi diyoruz. Peki güzel şeyler var mı?Nobel var, Galatasaray Basketbol Takımı’nın Avrupa şampiyonluğu var, köprü açılışı var, Sualtı Hokey Takımı’nın başarısı var, güzel şeyler arasında bunları sayabiliriz. Hocam, malzeme bu… Ben sakat kafada bir insan değilim, ruh hastası bir insan da değilim. Türkiye gerçeklikleri ve Dünya gerçekliklerini paylaşıyorum. Bu yani… İyi olan, sana sayabildiğim üç beş tane bir şey.

Türkiye’de sorunlar hep aynıydı

Peki 1996’da haberciliğe başladın, bu kitabı 96’da yazmış olsaydın ne değişirdi?
Değişen bir şey olmazdı. Az önce de dediğimiz gibi, 50’ye geliyorum ben artık, gençlik çağlarımda, çocukluk çağlarımda aynı sorunlar vardı; mecliste kavgalar, işsizlik, enflasyon…
Ben 1971 yılının gazetesini okudum bundan bir ay önce, 1 Nisan 1971. Tercüman Gazetesi; aynı sorunlar varmış. Çiftçiye mazot pahalı, gübre pahalı, enflasyon yüksek, kadına şiddet, ODTÜ’de olaylar, yani aynı sorunlar… 1996’daki de çok farklı olmazdı, terörse terör, Orta Doğu’da savaşsa savaş, Türkiye’de işsizlikse işsizlik, siyasiler arasında çekişmeyse çekişme, iktidar savaşları, gazetecilik mesleğinin zor ve baskı altında yapılması, o dönemde de bu dönemde de aynı… Gazetecilik mesleğinin zor yapılmasının yegane sebebi Türkiye’de gazete patronlarının aynı zamanda başka şirketlere sahip olması ve mevcut iktidarlarla kol kola gitmesi. Geldiğimiz noktada gazetecilik artık diyetini ödüyor, yapacak başka bir şey de yok. O yüzden geçmişin gazeteciliğiyle bugünün gazeteciliği veya geleceğin gazeteciliği arasında bir fark olacağını tahmin etmiyorum.

Kitabın su gibi akan bir kitap ama bir dipnot; gündemi takip edenlerin çok daha iyi anlayabileceği bir kitap bu ama gündemi takip etmiyorlarsa önce biraz konulara hakim olmaları gerekiyor ki bu kitabı çok daha iyi anlayabilsinler.

Ben aynı fikirde değilim sizinle, çünkü bunlar değişmeyecek sorunlar. Diyeceksin ki çok kesin hükümlü konuşuyorsun. Ben genelleme yapmayı sevmiyorum ama dediğim gibi neden-sonuç içinde bakacak olursak, geçmişten de bugüne geldiğimiz sürece bakacak olursak Türkiye’de değişen çok bir şey olmuyor. Sadece isimler, iktidarlar değişiyor, değişen iktidarlar ve isimler sadece değiştikleriyle kalıyor. Sorunlar hep aynı kalıyor. Bence bugün küçük olan bir çocuk on beş yıl sonra bu kitabı aklı erdiğinde okuduğunda, en azından bu sorunların devam ettiğini, birçoğunun devam ettiğini görecek. Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ben doğumumdan üç yıl sonraki gazeteyi okudum ve orada ortaya çıkan manzara bugünkü Türkiye’den çok farklı değil.

Kitapta dikkat ettiğim bir şey var, hiçbir önsöz, bir yazı yok. Çok direkt konuya girmişsin. Sen mi istemedin?
Yok istemedim. Direkt benim elinden çıksın dedim her şey.

Ve bir sonuç da yok. Virgül var sadece…
Devam ediyor çünkü bu kitap. O yüzden bu sonu olan bir kitap değil. Bunu çoğaltabilirsiniz, yani Dünya döndükçe Türkiye’de dönüyor, Türkiye’de de olaylar oluyor. Türkiye’de de yaşananlar her zaman yazılacaktır. Bu kitabın da bir devam kitabı olacak.

Peki kitabın dışında sosyal medya nasıl gidiyor? Sosyal medyayı sen yönetiyorsun değil mi, önce bir bunu soralım.
Ben… Yazmak istersem yazıyorum, yazmak istemezsem yazmıyorum.

Sosyal medya haberciliğini nasıl buluyorsun? Katma değer sağlıyor mu haberciliğe?
Sağlıyor tabii ki, bir düşünsenize… George Orwell’in 1984’ü yazdığı dönem, onun dışında Atatürk’ün Nutuk’u yazdığı dönem, işte İstanbul’un Fethi’nin yazıldığı kitaplar, o dönemlerde ne sosyal medya vardı ne internet vardı. İletişim o kadar zordu. Şimdi biz o kadar şanslı bir dönemde yaşıyoruz ki. Bu kitabı her mecradan duyurabiliyorum. Eskiden insanların, yazarların, edebiyatçıların işleri çok zormuş. Neden; yazmak ayrı bir dert, öyle bilgisayar yok, onu duyurmak ayrı bir dert, onu insanlara ulaştırmak ayrı bir dert. Biz çok şanslı bir dönemde yaşıyoruz.

Etkileşim nasıl sosyal medyada?
Bence güzel. Hakaret edenler de var, sevgi sözcüklerini kullananlar da var. Benim şöyle bir özelliğim var; belki de insanlar baktıklarımı zannediyorlar, ben mentionlara bakmam, ben mesajı atıyorum, ondan sonra dönüp de hakkımda ne söylenmiş diye bakmadığım için zaten haberdar olmuyorum. Bir tanesi geçen gün çok enteresan bir şey yazmış. Onu özellikle okudum; ben kitabı okudum, okunacak hiçbir tarafı yok bu kitabın demiş. Daha kitap piyasaya çıkmamıştı. İşte böyle aklını, iradesini, vicdanını başkalarına teslim etmiş insanlar var.

Artık kitaptan ayrı, haberden ayrı bir Fatih olarak soruyorum. En mutlu olduğun yer anladığım kadarıyla İzmir. Orada nasıl bir hayatın var anlatsana…
Orada keyifliyim. Orada çok dışarı çıkmıyorum zaten. Bir arazimiz var işte, orada yaşıyoruz. Tavuklar var bir sürü, iki tane köpeğimiz var, bizimle birlikte kalan insanlar var, temiz havası var, zeytinlerimiz var, bostanımız var… Ben oraya giriyorum, girdiğimde çıkmıyorum hiç oradan.

Kitap biraz orada mı çıktı?
Kitabı zaten Şubat’tan Haziran’a kadar burada yazdım. Haziran’dan da Eylül’e kadar orada yazdım. Hem orası hem İstanbul, o şekilde yazdık.

Son olarak eklemek istediğin ne var; okuyucularımıza?
Ben gündemi çok yakından takip ediyorum ama sizin sektörü çok yakından bilemiyorum, bilemiyordum. Fatma Hoca sayesinde The Brand Age ile tanıştım ve başarılarına da tanıklık eden insanlardanım. Zaten akademik hayatı da başarılıydı hocanın…

Çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir