Düşünün Hollanda’da da…

Geri

Doç. Dr. Emre Erdoğan

Ülkemizin Hollanda’yla kadim ilişkilerinin darbe almasına yol açan “Lale Krizi”, sanırım uzun süre uluslararası ilişkiler ders kitaplarında örnek olarak yer alacak bir vaka oldu.

Geçtiğimiz günlerde kamuoyunu bir hayli meşgul eden ‘’Lale Krizi’’ meselesinde, konunun uzmanları gelişmeleri takiben bizleri bilgilendirdiler. Çok akıllı aktörler olarak düşündükleri devletlerin, karşılıklı çıkar çatışmalarından başlayıp komplo teorilerine kadar uzanan çok sayıda açıklamayı bize sundular. Siyasi görüşümüze, tuttuğumuz tarafa ve nesebimize göre istediğimiz açıklamayı satın alabilir; dost-aile sohbetlerinde ve Facebook duvarlarımızda kendi görüşümüze sos olarak kullanabiliriz. Ülkenin her konudaki uzman sayısı açısından bereketi, soslarımızın da bin tat içermesine olanak sağlıyor tabii ki. “Lale Krizi”nin olası neden ve sonuçlarını kenara, daha doğrusu konunun uzmanlarına bıraktığımızda; aklımızda birkaç fotoğraf karesi kalıyor. Bakanımız ve ekibinin polislerle girdiği tartışmalar, Konsolosumuzun önündeki polis barikatı ve bence en çarpıcısı, durumu protesto eden göstericilerden birini ısıran polis köpeği…

Lale krizinden köpek krizine

Şöyle kenara çekilip baktığımızda, bu son fotoğraf gerçekten de birçok öyküyü aynı anda anlatıyor. Saldırıya uğrayan vatandaşımız, Hollanda sınırlarında yaşamakta olan 400 bin Türkiye kökenliden biri. Muhtemelen de oy kullanma hakkına sahip 230 bin kişi arasında ancak oy kullanan 70 bin kişi arasında olup olmadığını bilemiyoruz. Avrupa standartlarında, en doğal hakkı olan ifade özgürlüğünü kullanırken “orantısız” olduğu aşikâr bir polis şiddetiyle karşılaşıyor. Sonuçta başına daha kötüsü gelebilecekken sadece ısırılmakla atlatıyor; bu açıdan çok şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Sonunda köpeğin gadrine uğrayan vatandaşımızın Hollanda vatandaşı olduğunu öğreniyoruz. Ağabeyi de Hollanda ordusunda askerlik yapmış. Hollanda’nın aşırı sağcılarının dillerine pelesenk ettikleri “tufeyli” göçmenlerden de sayılmaz. İşi gücü olan, ekmeğini Hollanda’dan kazanan, vergisini ödeyen bir Hollanda vatandaşı…

O gün Rotterdam’da elinde bayraklarıyla toplanan, ‘’aileleriyle” protestoya giden vatandaşların birçoğu da muhtemelen saldırıya uğrayan vatandaşımıza benziyorlar; o akşama kadar iyi birer Hollanda vatandaşı ve ebeveynler. Çocuklarının geleceklerini başka ülkelerde arayan ama ülkeleriyle de ilişkilerini en azından bayrağını taşıyacak kadar koruyan insanlar. Nedense o akşam katıldıkları protesto gösterisiyle birden suçlu hale geliyorlar. Hem aşırı sağın hem de liberallerin “günah keçisi” olarak hedef gösteriliyorlar. Hatta bir Hollanda gazetesi söz konusu fotoğrafı “Burada Patron Biziz!” başlığıyla paylaşmakta bir beis görmüyor. Orantısız güç uygulamasının en azından iktidar partisine yaradığı söylenebilir. Liberallerin “Lale Krizi” öncesinde 24-26 arasında sandalye kazanması öngörülürken, seçimden 33 sandalye ile çıkmasında, hükumetin krizdeki tutumunun etkisi olduğunu düşünen siyaset bilimciler var.

Burada bizim kafa yormamızı gerektiren mesele Hollanda hükümetinin, birçoğu seçimlerde oy verme hakkına sahip, azımsanmayacak bir kesimi nasıl gözden çıkardığı ve rencide etmeye nasıl cesaret ettiğidir. Yapılan çok az sayıda araştırma çalışması Hollanda’da yaşayan Türklerin geleneksel olarak sosyal demokratlara oy verdiğini gösteriyor. Son seçimlerdeyse, demokrat olarak tabir edilen D66 ve azınlıkların partisi DENK Hollanda Türklerinin desteğini almış. Dolayısıyla hükümetin ve aşırı sağcıların zaten kendilerine oy vermeyecek insanları hedef göstermesi, hele hedef göstermenin siyasi getirisi de varsa, hiç şaşırtıcı değil.

Türkler, Hollanda’ya entegrasyonda sorun yaşıyor

Öte yandan, Hollanda Türklerinin entegrasyon derecesi de bir diğer tartışma konusu. Eldeki son araştırma, Türklerin diğer azınlıklara kıyasla Hollanda’ya daha az entegre olduklarını gösteriyor. Türk çocuklarının eğitim hayatında sadece Hollandalıların değil, Fas ve Surinamlıların da gerisinde kaldığını öğreniyoruz. Her ne kadar evde Hollandaca konuştuğunu belirten Türklerin oranı 10 yılda %31’den %43’e yükselse bile, Türk çocukları bu dili konuşmakta yaşıtlarına kıyasla çok gerideler. Bu da eğitim hayatındaki başarılarını doğrudan etkiliyor. Türklerin arasında işsizlik oranı Hollandalıların iki katı (%14) ve bu oran gençler arasında %22’ye kadar yükseliyor. Hollandalılarla evlenen Türklerin oranı yüzde 10’un altında ve bu oran son 15 yılda hiç değişmemiş. %20’lik bir kesimin Hollandalılarla neredeyse hiçbir etkileşimleri yok. Bütün bunların sonucunda Hollanda Türkleri kendilerini daha fazla dışlanmış hissediyorlar. Eğitim düzeyi arttıkça ayrımcılığa uğrama hissi de artıyor. Başka bir deyişle, daha fazla eğitim alabilmek -ki ekstra bir çaba gerektirdiği açıkdaha az dışlanma anlamına gelmiyor.

Üzerinde durmamız gereken son konu da Hollanda Türklerinin aralarındaki ayrışma/ kutuplaşma. Ülkemizde her gün yaşadığımız bu durum, Hollanda’da da görülüyor. Hollanda Türkleri etnik, dini ve siyasal eksenler üzerinden ayrışmış durumdalar. Geçenlerde Facebook’ta dolaşan bir Hollanda Türkünün yazısı, Wilders’e pabuç bırakmayacak bir ötekileştirme/ayrımcılık içeriyordu. Bu derece bir kutuplaşma ve bölünmüşlük, Hollanda Türklerinin “diaspora” olarak ağırlığını oldukça azaltıyor. Hollanda Türklerinin seçmen olarak kıymetlerinin azlığı, yaşadıkları topluma entegrasyon derecelerinin düşüklüğü ve “diaspora” olmalarını engelleyen bölünmüşlükleri; Hollanda siyasetçilerinin bu kadar gaddar davranabilmelerini sağlayabiliyor.

Göçmenlik zor zanaat…

Daha iyi bir yaşam uğruna gittiğiniz, dilini, ilini bilmediğiniz topraklarda evinizden hiç ayrılmamış gibi davranmanızı beklemek haksızlık olur. Psikolog Salman Akhtar’ın belirttiği üzere ‘’göçmenlik tutulması gereken bir yası ve uyum sağlamanın zorluklarını içeren önemli bir travma’’. Hem Hollanda tarafında hem Türkiye tarafında bu travmanın iyileştirilmesine yönelik hiçbir adım atılmadığı, tek bir bakış açısıyla döviz gelirlerine odaklanılıp yad ellerdeki vatandaşlarımızın “iyi olma halleri” yok sayıldığı için; sorunun büyüklüğü ancak “Lale Krizi” gibi krizlerde gözümüze çarpıyor. O yüzden en kısa zamanda da unutuyoruz. Oysa dünya bu kadar iç içe geçmişken, her türlü engele karşın fikirler ve insanlar bu kadar hareketliyken; başka bir deyişle küreselleşme bu kadar elle tutulur haldeyken, “oraya” sırtımızı dönmek çok da akıllı bir şey değil. İleride bedeli çok daha ağır olabilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir