Ayna, ayna, söyle bana…

Geri

Doç. Dr. Emre Erdoğan

Aynadaki yansımayı gerçek olarak kabullenirsek, gerçekle karşılaşmak soğuk duş etkisi yarabilir, tıpkı 9 Kasım sabahı cümlemizin yaşadığı gibi…

Olan oldu, seçimlerin Le Mans’ı sayılan ABD Başkanlık seçimleri sonuçlandı. Neredeyse hiç kimsenin öngöremediği bir biçimde amatör siyasetçi Trump, kırk yılını siyasete vermiş Clinton’ı geçip 45. ABD Başkanı olma hakkını kazandı. Her ne kadar Clinton seçmenlerin daha fazlasının oyunu almış olsa da, federal bir devlet olan ABD’de seçmenlerin çoğunluğunun teveccühünü kazanmak yetmiyor, delegelerin çoğunluğunu kazanmak gerekiyor. Bunu da Trump başardı, Clinton başaramadı.

Bu süreçte başarısız olan sadece Clinton değil. ABD’nin iddialı araştırma firmaları yaptıkları tahminlerde de yanıldılar. Aslında birkaç istisna haricinde adayların ulusal oy oranlarını istatistiki hata payı içerisinde tahmin ettiklerini söyleyebiliriz, malum söz konusu anketlerse 2-3 puan fark, yok sayılır. Esas hata kritik eyaletlerde, örneğin Florida, Ohio ya da Michigan’da yaptıkları tahminlerin hatalı çıkmasında. Amerikan seçim sistemi gereği, eyaletlerin sonuçlarını yanlış tahmin ederseniz “Electoral College” oy dağılımını dolayısıyla başkanlık seçiminin sonucunu da yanlış tahmin etmeniz kaçınılmaz oluyor. Eyalet sonuçlarını tahmin edebilmek için de, bütün kritik eyaletlerde de koskoca ülkeyi tahmin etmek için harcadığını çabayı harcamanız gerekiyor. Oysa bu çabayı gösteren kurum sayısı -üniversite, medya ya da şirket- bir elin parmaklarından daha az. Bu nedenle, eyaletleri yani küçük noktaları tahmin etmekte başarısız olan yorumcular, seçim sonucunu tahmin etmekte de yanıldılar. İlk bakışta paradoksal gibi gözükse de, tam da istatistik kanunlarının söylediği gibi anket şirketleri büyük evrendeki tahminlerini başarıyla yaptılar küçük nokta tahminlerinde başarısız oldular. Tıpkı öyküde olduğu gibi; bir çivi, bir nala, bir nal bir ata, bir at bir ulusa mal oldu.

tba_95Aslında Amerikan başkanlık seçimlerinde tahmin yapmak, hele bunları anketlere dayandırmak pek akıl karı bir iş değil. Elimizdeki son rakamlara göre seçmenlerin sadece yüzde 53’ü oy vermeye gittiler. Oysa ankete katılanlar arasında oy vermeye gideceğini söyleyenlerin oranı çok daha fazlaydı. Örneğin University of South California’nın seçimden bir süre önce yürüttüğü bir araştırma çalışmasında katılanlara oy vermelerinin ne kadar muhtemel olduğu sorulduğunda büyük çoğunluğu yüzde 75 ve daha olasılıkla oy kullanacağını söylemiş. Oy kullanma olasılığının yüzde 50 ve daha fazla olduğunu söyleyenler ise her beş seçmenden dördünü oluşturuyor. Oysa biraz önce bahsettiğimiz üzere her iki seçmenden biri sandığa gitmiş, başka bir deyişle kayda değer oranda bir cayma ya da anketörü kandırma eğilimi var.

Eğer konuştuğunuz her 10 kişiden en az 3’ü size doğru yanıt vermiyorsa, ya da karakolda doğru söyleyip mahkemede cayıyorsa, o verileri kullanmaktan imtina etmek gerekir, çünkü sandığa gideceğim deyip gitmeyenler olduğu kadar; gitmeyeceğini söyleyip gidenlerin de olabileceğini düşünürseniz, aldığınız yanıtların yarısı bile gerçeği yansıtmaktan çok uzak olabilir. Hal böyleyken, “deneğin söylediği gerçektir” diye düşünmekten vazgeçip, hangi deneğin “doğru Ahmet”, hangisinin “yanlış Mehmet” olduğunu tahmin etmek gerekir. Bunun için elde birden fazla model var, ancak modellerin başarısı da seçimden seçime değiştiğinden, iş daha da çetrefilleşmekte. Elinizde doğruluğu tartışılır bir termometreyle, bir deneğin doğruluğun ölçmeye çalışırken; hata yapma olasılığınız da anlamlı derecede artıyor. Böyle bir durumda bence yapılması gereken tek şey, iddialı tahminlerden uzak durmak, yoksa linkteki profesör gibi tahmininiz yanlış çıktığında böcek yemek zorunda kalabilirsiniz: http://edition.cnn.com/videos/ politics/2016/11/12/pollster-eats-bug-after-trump-win-smerconish.cnn.

Ülkemizde anketçilerin başarısı malum, her seçimden her seçime “çok iyi tahmin” etti denilen anketçilerin isimleri değişiyor, bir nevi anketçilerin popstar yarışmasına dönüşüyor. Bizim uzmanların tahminlerinin başarısızlığının başlıca sebebi kullandıkları örneklem yöntemleri olsa da, yanıt verme oranlarındaki değişim de tahmin yapmayı engelliyor. Örneğin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gideceğini söyleyenlerin oranı yüzde 91 civarındayken, katılım oranı yüzde 73’de kaldı. 18 puanlık kaçak/kayıp seçmenin kim olduğunu anlamadan tahmin yapmak ne kadar gerçekçi olabilir ki?

tba_955

Aslında bu kaçak/kayıp seçmenler her partide eşit oranda olsa, yani parti aidiyetinin dışındaki faktörler etkilese; çok büyük sorun olmaz. O zaman her partide eşit oranda eksilme olacağından, göreli oranlar değişmez, toplam değişse de…

Ama öyle değil. İnsanları hayatta ilk defa gördükleri ve son defa görecekleri birisine gerçek tercihlerini söylemekten alıkoyan birçok faktör var, bunların büyük bir kısmı da sosyal. Örneğin efsanevi sosyal bilimci Noelle-Neuman’ın ortaya attığı “Suskunluk Sarmalı” kuramı, kendisini azınlıkta hissedenlerin görüşlerini ifade etmekten çekindiklerini gösteriyor. Azınlıktakiler sustukça, etraftakiler azınlıkların sayısının daha da az olduğunu düşünüyor, azınlıkların sayısı daha düşük algılandıkça azınlıkların susma eğilimi artıyor. Sonuçta azınlık düşüncelerinin sesini hiçbir ankette duyamıyoruz, ta ki bir seçim sandığında oyları patlayana kadar.

5555

Her insan diğer insanların hoşuna gitmek, iyi bir izlenim bırakmak ister. Vergi kaçırıyor, derste kopya çekiyor, trafikte emniyet şeridini işgal ediyor ya da sırada diğer insanların önüne geçiyorsak; bunu bir dakika önce karşılaştığımız anketöre söylemek istemeyiz. İşte “Sosyal arzu edilebilirlik” dediğimiz bu etki, kişiden kişiye ve ortam ortama değişiyor. Yaş, eğitim, cinsiyet gibi demografik faktörlerin ötesinde tartışmanın konusu, sorunun hassasiyeti ya da anketörün hal ve tavırları bu etkiyi arttırabiliyor ya da azaltabiliyor. Dolayısıyla eğer kararımızın “makbul” bir karar olmayabileceğine dair bir algımız varsa; yalan söyleme eğilimimiz artıyor.

Özellikle toplumsal gerilimin arttığı, insanların kutuplara ayrıldığı; diğerinin düşüncesini duymaya tahammül edemediği durumlarda bu etkiler daha fazla devreye girebiliyor. Kutuplaşma yüksekken, mutedillerin görüşlerini daha fazla sakladıkları oysa radikallerin seslerinin daha fazla duyulduğu aşikar. Yapılan bir araştırmaya göre balık sürülerinde bile radikal fikirlere sahip balıkların sözleri daha fazla geçiyormuş, mutediller kendi fikirlerini savunmakta çok ısrarcı olmadıklarından.

Sadece iki tanesini saydığımız etkenlerin sayısı çok daha fazla. Ama hepsi aynı sonucu çıkarmamıza yol açıyor: kapısını çalıp fikrini aldığımız kişinin sadece biz sorduk diye doğruyu söylemesini bekleyemeyiz. Çok sayıda etken bu yanıtı inşa ederken devreye girer ve biz sadece gerçeğin deneğin aynasındaki yansımasını görürüz, üstelik hayli kusurlu ve çarpık çurpuk bir aynada. Aynadaki yansımayı gerçek olarak kabullenirsek, gerçekle karşılaşmak soğuk duş etkisi yarabilir, tıpkı 9 Kasım sabahı cümlemizin yaşadığı gibi…

PS: Bu konudaki detaylı bir yorumuma linkten bakabilirsiniz: http://medyascope. tv/2016/11/11/abd-secimlerinde-anketler-coktu/ n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir