Biraz İronik Olalım…

Geri

Dr. Fatma Kamiloğlu

Türkiye’nin marka algısını yaratma sürecinde kendini geliştirmesi gereken temel nokta, özgürlük algısı yani insanların kendilerini özgürce ifade edebilme ortamının var olması. Güçlü ve zayıf yönlerimizi masaya yatıralım. Sahip olduğumuz fonksiyonel ve duygusal değerleri görelim ve bunların iletişimini yapalım. Eğer yolumuza bir engel, bir eleştiri çıkarsa, bunu tiye alalım. Evet bu biziz diyelim, ironik olalım.

Türkiye’nin markalaşma serüvenini hem ülke hem yerel markalar boyutunda masaya yatıran Marka Türkiye etkinliği 25-26 Mayıs tarihlerinde TİM başkanlığında İstanbul Lütfi Kırdar’da gerçekleştirildi. Bu etkinlikte Brand Age yazarların­dan Matteo Rinaldi “Finans Sektöründe Markalaşma” başlıklı sunumu ile oldukça dikkati çekti. Matteo Rinaldi, 9 farklı ülkede yaşamış -1 yıl İstanbul da dahil- ve 47 farklı ülke görmüş halen Güney Afrika’da marka ve pazarlama stratejileri konusunda çalışmalar yürüten vizyoner bir stratejist. Dünya insanı olmanın ötesinde farklı kültürlerin kodlarını bilme ve anlamlandırma becerisi O’na, global ve yerel marka stratejileri yaratmada oldukça başarılı işlere imza atma imkanı sağlamış. Şu anda Türkiye’de de birçok global ve yerel markaya pazarlama ve marka danış­manlığı veriyor. Genç yaşına rağmen geliştirdiği yaklaşımlarla satış odaklı düşünmenin ötesinde, pazarlama ve insan odaklı düşünmeyi merkeze almış. Boston merkezle Garrison Group’da Partner olarak pazarlama ve stratejisi geliştirme uzmanı olarak çalışıyor ve dünya üniversitelerinde
dersler veriyor. İstanbul onun için ayrı bir yere sahip. Çünkü ilhamını ve kaşif ruhunu bu şehrin beslediğine inanıyor. Türkiye’nin ülke marka algısını güçlendirmesinde özgürlük algısını ön plana çıkarması gerektiği­ni belirten Rinaldi, enteresan bir noktaya parmak basıyor: Her eleştiri ve engelle savaşmaya gerek yok, bunları tiye alın, ironik olun…

Marka Türkiye Konferansındaki, “Finans Sektöründe Marka Strateji­leri” başlıklı bir konuşma yaptınız. Okuyucularımıza kısaca konuşma­nızdan bahsedebilir misiniz?
İstanbul’a Marka Türkiye Konferansı için geldim. Konuşmamın başlığı “Finans Dünyasında Markalaşma” idi. Finansal şirketlerin müşterilerini, müşteri ötesinde bir insan olarak anlayıp onlarla insani boyutta duygusal bağ kurmalarına yardımcı olacak özel finansal hizmetler, ürünler ve iletişim kanallarının nasıl yaratılabileceği hakkında konuştum.

Konuşmam sırasında Raiffeisen ile yürüttüğümüz pazarlama ve reklam stratejisinden bahsettim. Biz bu örnekte insanlarla duygusal bağ kurarak bir yılda %60 daha fazla
kredi kartı satışını sağladık. Finans sektörünü, müşteri deneyimi ve insan odaklı pazarlama stratejileri üzerine kurgulamak gerekiyor. Konuş­mam genel hatlarıyla bu çerçevedeydi.

Halihazırda Türk markalarıyla çalıştığınızı biliyoruz, ne tür çalışmalarınız var?
Merkezi Boston’da bulunan Garrison Group’ta Partner ve Strateji Geliştirme Uzmanı olarak çalışıyorum ve Türkiye’de farklı markalarla çalışıyoruz. Büyük kuruluşlar için strate­jik pazarlama danışmanlığı sağlıyoruz ve Türkiye’de de Danone, Balparmak, Aksigorta, Soyak ve Şölen gibi farklı kurum ve markalarla çalışıyoruz. Aslına bakarsanız birlikte çok güzel sonuçlar elde ettiğimiz farklı çalışmalarımız var. “Müşterilerimize yüzdesel anlamda herhangi bir artış oranı sözü vermiyoruz ama İnsan Merkezli Pazarlama Metodolojimizi pazarlama stratejilerinde kullanan tüm müşterilerimizde çift haneli büyüme performansının gücünü gördük.

Çünkü Türkiye’deki şirketlerin çoğu çok fazla satış odaklıyken, biz çoğu zaman oyu­nun kurallarını değiştiriyoruz. Müşteriyi daha insani yönleriyle anlayarak, müşteri açısından yaklaşmaya çalışıyoruz. Korkuları neler, neler­den hoşlanıyorlar, gerçekten ihtiyaçları olan şey nedir gibi hususlara odaklanıyoruz.

Çünkü müşterilerinizi insan olarak tanıdığınızda ve anladığınızda, tıpkı Danone örneğinde olduğu gibi onlara yoğurt da satabilirsiniz, Aksigorta örneğinde ki gibi sigorta da satabilirsiniz ya da Soyak örneğindeki gibi emlak da satabilirsiniz. Yani insan açısından bakmak oldukça önemli. Bu bahsettiğim örnekleri yaptığımız çalışmalar çerçevesinde sayabiliriz, özellikle birine de odaklanabiliriz tabi.
Türk markaları global marka değer listelerin­de alt sıralarda yer alıyor. Sizin de bildiğiniz gibi en değerli 20 markamızın toplam geliri Apple’ın gelirine eş değer. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Markaların ülkelerin algısından etkilendiği su götürmez bir gerçek. Örneğin, ben İtalyanım ve bir marka İtalyan ise genelde kalite, güven, stil öne çıkan özellikler oluyor, çünkü insanların İtalyan markalarıyla ilgili algıları bu şekilde. Bir marka için algıyı yaratma konusuna bakarsa­nız, farklı şeyleri göz önünde bulundurmanız gerekiyor. İlk olarak da yerel kültür, bu gibi durumlarda kendimize insanların Türkiye ile ilgili algıları nedir diye sormamız gerekiyor.

İnsanların günlük yaşamda Türkiye ile ilgili algılarını görmek çok önemli bir husus. Örneğin, İtalya ve Avrupa’yı düşündüğümüzde, eğer Türkiye’den gelen bir ürün varsa, orada maliyet olarak daha uygun bir fiyata denk geldiği için orada üretildiğini düşünürler. Türkiye’den gelen ürünlerde kalite veya prestij çok fazla ön plana çıkmaz.

Bir başka nokta da ülkenin markalardan bağımsız olarak kendi yarattığı algıdır. Ülke neyiyle çok ünlü mesela. Yani, Türk markalarının daha önemli bir konuma sahip olabilmeleri için önemli olan 2 nokta var; ilk olarak Türkiye’yi ülke olarak nasıl markalaştırabiliriz, yani algıyı nasıl markalaştırabiliriz, nasıl daha iyi bir hale getirebiliriz.

İkinci önemli nokta ise, Türkiye’de üretim yapan, Türk menşeili bir şirket neden başlangıçta mağazalarını Türkiye’de açmı­yor, örneğin Dubai’de, Londra’da, Tokyo’da, İtalya’da vb. gibi yerlerde açıyorlar. Marka yeteri kadar üne kavuştuktan sonra, Türk olduğunu belirtiyor. Eğer birçok şirket bunun gibi bir şey yaparsa, birdenbire Türk markalarına karşı algı değişir, daha büyük bir oyun haline gelir.

Ülke algısının oldukça önemli olduğundan bahsettiniz. Dünyanın birçok yerine seyahat ediyorsunuz, burada da danışmanlık veriyor­sunuz ve aynı zamanda birçok ülkede de çalış­tınız. Farklı ülkelerin kültürlerini ve algılarını görebiliyorsunuz. Türkiye’nin algısı nedir?
İlk olarak bana göre, Türkiye tatil için harika bir yer. Yani tatil denildiğinde Avrupa’da yaşayan­ların ilk düşündüğü yer Türkiye. Herkes tatilde Türkiye’ye gelmek ister, daha sonra Antalya’yı, Bodrum’u gezmek ister ve şu büyük tekne­lerden bir tane kiralayıp keyifli vakit geçir­mek ister, yani oldukça güzel. Fakat, bence

Türkiye’nin kendini geliştirmesi gereken nokta, Türkiye’de sahip olduğunuz özgürlük algısı, kendinizi ifade edebilme özgürlüğü. Dışarıdan bakıldığında, ifade özgürlüğünün çok fazla olmadığı görülüyor. Türkiye’deki deneyim­lerimden ve Türk toplumunu gözlemleyerek fark ettiğim bir şey bu. Ve burada iş yapan her şirkete önerdiğim bir nokta.

Günümüzün trendi insanlar artık daha da ilerliyor. 2 şekilde modern olabilirsin; ya batılılar gibi modern olabilirsin ya da Türkiye gibi modern olabi­lirsin. Türkiye’de yaşayan insanlar ise batının yaşam stilini örnek alıp, kendi Türk yöntemle­riyle modern olmak istiyorlar.

Hala çok fazla geleneksel değerler var. Türkiye’nin asla kötü olduğunu söylemiyorum, her ikisi de olabilir, biri diğerinden daha iyi diye bir şey yok tabi. Fakat, şirket olarak bu gibi şeylerin farkında olmak önemli, çünkü ürününü pazarlarken hedef kitlenin ve odak kitlenin kim olduğunu bilirsin ve kime odaklanmak gerektiğini de anlarsın.

Örneğin, biz Biscolata kampanyasının lansmanını yaptığımızda, Biscolata erkeklerini seçerken daha fazla batıya yönelik yaşam şekilleri olan insanlara odaklanıyorduk, Efes için Bomonti kampanyasını çıkardığımızda da geleneksel değerlerine sahip çıkan, Türkiye’ye bağlı modern bir kitleyi hedef almıştık. Yani, bir şirket olarak her zaman toplumu çok iyi tanı­malı, markanızı nasıl konumlandıracağınızı çok iyi bilmelisiniz. Global bir marka olma yolunda verebileceğim tavsiyelerden biri de budur. 

Peki siz Türkiye için ve Türk markalarıyla ilgili tüm kontrol sizin elinizde olsaydı, Türkiye’nin iyi bir üne sahip olması için atacağınız ilk adım ne olurdu?
Bu soruda kendimi tam ifade edebilir miyim bilmiyorum, bir ülkeyle ilgili yorum yapmak çok da kolay değil aslında. Diplomatik bir ce­vap vereceğim.

Yapacağım ilk şey, Başbakan’a bazı şeyleri yapmamasını önerirdim, çünkü ülke için iyi bir etkisi olmuyor. Örneğin, kendi hakkında iyi şeyler yazılmadığı için Vikipe­di’yi engellememesini söylerdim. Daha açık konuşmak gerekirse, kötü haberin izleyicisi iyi haberden daha fazladır, bu tabi medyayla ilgili bir konu.

Fakat, Türkiye ile ilgili kötü haberler ya da herhangi bir ülke ilgili kötü haberleri engelleyemezsin, ancak bunlarla ilgili şakalar yapabilirsin daha iyi bir şekilde cevap vere­bilirsin. İstanbul’da 1 yıl yaşadım, İstanbul’un dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. 9 farklı ülkede yaşa­dım ve 47 farklı ülke gördüm, yani nispeten bir kıyaslama yapabiliyorum ve İstanbul gerçek­ten fevkalade.

İstanbul’u farklı ve güzel kılan bir diğer nokta da buranın paradoksların yani tezatlıkların ülkesi olması. Bir bakıyorsun çok geleneksel bir yer, bir bakıyorsun süper mo­dern ve bu iki yer yan yana. Buradaki insanlar da beraber yaşıyorlar. Bir cami görüyorsun, 100 metre ilerde ise bir kilise var. Tarihi olarak, Türkiye gerçekten de dünyanın merkeziydi.

Bence burada daha çok fonksiyonel ve duygu­sal değerleri düşünmeniz gerekiyor. Markalar için çok fazla yardımı dokunabilir. Türkiye’nin fonksiyonel değerlerine baktığımızda insan­ların sıcak olduğunu görüyorsunuz, insanlar her zaman çok kibar ve ben de gerçekten çok sıcak karşılandım burada, çok pahalı bir ülke değil hatta bazı özelliklerini kıyasladığı­nızda oldukça uygun ve dahası çok güzel bir şehir.

Bu saydığım 3 şey fonksiyonel değerler. Duygusal değerlere geldiğimizde ise, insanlara ilham veren bir yer olduğunu söyleyebilirim. Bir yazarla tanışmıştım, ne zaman bir kitap yazmak istese İstanbul’a geldiğini söylemişti çünkü bu şehirden ilham alıyordu. İnançtan bahsedebilirsin, tutkudan bahsedebilirsin, tüm bunlar duygusal değerlerdir ve insanları kendi ülkene getirebilmek için bu değerlerden faydalanabilirsin.

Aynı zamanda, İstanbul’da sürekli küçük sürprizlerle karşılaşıyorsun, dar bir sokaktan aşağı yürüyorsun birden­bire arkanı döndüğünde hiç ummadığın bir manzarayla karşılaşıyorsun, belki de gördüğün en mükemmel manzara oluyor. Sonuç olarak, atacağım ilk adım, sahip olduğumuz fonksiyo­nel ve duygusal değerleri görelim ve bunların iletişimini yapalım. Eğer yolumuza çıkan bir engel, bir şey olursa, bunu tiye alalım. Evet bu biziz diyelim, ironik olalım.
İngiltere ya da Çin örneğinden bahsettik. Dünyada çok fazla büyük markaları yok, fakat çok güçlü ekonomileri var. Türkiye de İngiltere ve Çin gibi markaya odaklanmak yerine üretim ve ekonomiye odaklanması doğru olur mu?
İngiltere ve Çin ile kıyaslandığında, Türki­ye’nin ekonomisi bambaşka bir hikaye, fakat dediklerinize katılıyorum. Daha net bir şekilde açıklayayım, bir ürün üretip, onu ihraç edebi­lirsiniz, markalaşmak zorunda da değilsiniz. Fakat, para kazandığınızda, sürekli o ürünü sattığınız için bu bir problem yaratacak.

Yani kar marjınız çok düşük olacak ve neden daha fazla pazarlamaya para yatırmıyoruz diyecek­siniz. Markaların görevi, ki bence Brand Age olarak sizin de göreviniz bu olmalı, insanlara markaların önemini anlatmak olmalı, mar­kalar aslında hayatımızda birer aktörler, bir sembolleri var ve bize bir şeyler anlatıyorlar. Şirketlerin daha az satış odaklı ve daha fazla pazarlama odaklı olması gerekiyor. Üründen ziyade marka yaratmak istiyorsanız, odak nok­tanız bu şekilde olmalı.

Bir hikaye anlatacağım, bir gün bir şirketin genel müdür yardımcısına sorarlar gerçekten ne satıyorsunuz diye, o da “motosiklet” satıyoruz demek yerine şu şekilde cevap verir, “43 yaşında bir muhasebeciye deri ceketini giyip küçük kasabalarda dolaşarak insanları ürkütme hissiyatını satıyoruz.” der. Yani aslında “kabadayı deneyimi” dedikleri bir deneyim satıyorlardı. Türk markalarında bunu hissedemiyorum. Biscolata reklamını yaparken, %163 artış gösterdi. Neden?

Çünkü biz bir mesaj veriyorduk ve insanlara bir deneyim sunuyorduk. İnsanların tepki gösterdiği, etki­leşim kurduğu bir duygusal fonksiyonel değer sunduk. Tabii herkes Biscolata’yı sevmedi, ki bu da sorun değil. Markalaşmadan bahset­tiğinizde, bir markalaşma stratejisi yaparken muhakkak sizi seven ve sizden nefret eden insanlar olacaklar.

Bunda bir sorun yok, asıl önemli olan nokta insanların sizin markanıza karşı ilgisiz kalmamasıdır. Coca-Cola örneğini düşünün, Coca-Cola’yı seven insanların yanı sıra nefret eden insanlar da var, aynısı Redbull için de geçerli. Düşünce şeklinizi değiştirmeli ve markanızın elçisi olabilecek ve ürününüzü diğer insanlara anlatabilecek ve satın almaları­nı sağlayacak müşteriler kazanmanın yollarını bulmalısınız.

Bunun yanı sıra dijitalin de gücüy­le beraber, harika sonuçlar elde edebilirsiniz, çünkü “marka elçiliği” dijitalde çok güzel sonuçlar çıkartabiliyor.
Bir diğer sorum da şu olacak, lokasyon fark etmeksizin, iş odaklı baktığınızda bir şeye ya­tırım yapacak olsanız, bu şey genel anlamda ne olurdu?
Sanırım yapay zekaya yatırım yapardım.
Neden?
Yapay zekanın gelecek olduğunu düşünü­yorum. Daha net olmam gerekirse, dijital dünya üzerinde yapay zekaya odaklanırdım. Örneğin insanların alışveriş yapma şekillerinin tamamen değiştiğini gözlemliyoruz. Amazon, Zalando gibi şirketlere baktığımızda bunu yine gözlemeyebiliyoruz. Dijitalleşme, hayatımızın her biçimine sızıyor. E-ticaret platformları artık olmazsa olmazken, perakende sektöründe mağazalar müşteriler için daha fazla etkileşim yaratarak mükemmel bir alışveriş deneyimi sağlamayı hedefliyor.

Yani aslında gerçekte olan şey; dijital dünyanın perakende ile reka­bet halinde değil, tam tersine müşterinin ma­ğazada olduğu andan, dışarıda olduğu anların tümünde eşsiz bir müşteri deneyimi yaratmak adına omuz omuza çalıştığını görüyoruz. Ve yapay zeka da, müşteriler bilgisayarlarında çalışırken bile, online alışveriş yaparken onları mağazanın içindeymiş gibi hissetmelerini sağlamak adına dijital platformlarla beraber çalışmakta.

Moda sektörünü örnek olarak almak gerekirse, şu anda üzerinde çalıştığımız şey, insanların beden ölçülerini, yüzünü vb. özelliklerini otomatik olan tanıyan bir sistem oluşturmak ve böylece makyaj ürünlerini, moda ürünlerini, saç boyalarını vesaire sanal ortamda deneyimlemelerini sağlamak. Evde tüm bunları yaparken, mağazadaymış hissiyatı yaratmak.
Dijital dünyadan bahsettiniz ve geçen ay ki Brand Age dergi kapağımızın konusu da “Dijital Dünyanın Karanlık Yüzü” oldu. Örneğin, sahte hesaplar, sahte beğeniler vb. Dijital dünya ve karanlık yüzüyle ilgili neler söylemek istersiniz? Dijital dünyada kendini konumlandıran markalara önerileriniz nelerdir?
Dürüst olmak gerekirse, dijital dünya ilgili beni en çok korkutan şey insanlar üzerindeki olum­suz etkileri, çünkü dijital dünyanın insanları bir araya getirmesi, uzakta olan insanların yakın­laştırması, birbiriyle iletişim kurmalarını sağla­ması beklenirken, birbirine yakın olan insanları uzaklaştırıyor.

Şirketler açısından baktığımızda ise, müşterilerle iletişimiz kuracağımız temas noktalarının ne olduğunu iyi çözümlememiz gerekiyor. Dijital dünyanın ana temas noktamız olduğunun farkında olmak oldukça önemli. İn­sanlar gün geçtikçe daha az TV izliyorlar, daha az radyo dinliyorlar ve dijital dünyayı daha çok kullanıyorlar. Örneğin, Facebook’u kontrol edi­yorlar,

LinkedIn’de çıkan haberlere bakıyorlar. Şirketlerin de müşterilerine erişmek için bu gibi platformların temas noktası olduğunun ve bunları kullanmak zorunda olduğunun farkın­da olması gerekiyor. Yapılan bir çalışmaya göre, Facebook kullanıcıların çoğu yetişkinler, şu anda bu tarz platformlar “olmazsa olmaz”, yani bu platformlara yatırım yapmak gerekiyor.
TV ve radyo reytinglerini ölçebiliyorsunuz fakat dijital dünya için aynısı geçerli değil. Rakamlar güvenilir değil, bu konuyla ilgili yorumunuz nedir?
Evet, işte bu dijital dünyanın karanlık yüzü. Örneğin, Instagram son zamanlarda ücretsiz takipçi ve beğeni veren uygulamalara karşı bir tedbir alıyor. Facebook’ta kullanılan sahte he­saplara karşı da yine aynı şekilde. Bu şirketlere yardımcı olabilir çünkü dijital dünya her za­man organik ve organik olmayanın karışımıdır.

Organik gerçek olanlar, organik olmayan ise sahte olanlar. Ve sahte olanlar müşteri için bir tehdit olabilirken, büyük şirketler için bir fır­sata dönüşebilir, yani bu konuda çok dikkatli olunmalı. Konu sonuçları ölçmeye gelince, ge­leneksel araştırma yöntemlerinizi kullanmak en iyisi, şirketleri araştırma şirketlerine çok da fazla bel bağlamamalı.

Şirketler dijitalde verilen verilerin %100 doğruluğunu sorgu­lamalı. Bu konuda farkındalıklarını arttırmalı ve bu rakamların sahte olabileceğini de göz önünde bulundurmalı. Araştırma rakamlarını dikkatli bir şekilde incelenmeli ve sadece bu rakamları temel alarak dijital stratejilerini belirlememeliler.
Peki biraz da gündemi konuşalım. Sizce en iyi CEO ya da yönetici kim?
Mark Zuckerberg’i çok beğeniyorum. Facebook ofisinde de neler yaptığına baktığımızda, insan­ları en verimli şekilde kullandığını görüyoruz, bir hiyerarşi yok ve içerde herkes eşit. İnsanlara çok güzel liderlik sağlıyor ve bunu görebili­yorsunuz. Ayrıca, birçok ülkeye baktığınızda Instagram yükseldikçe Facebook’un daha az kullanıldığını görüyoruz. Mark Zuckerberg ise bu şekilde yükselen şeyleri satın alıyor, yani sonunda monopol olacak. Tarzını ve vizyonunu çok beğeniyorum. Birkaç gün önce, Üniversite­den mezun oldu. Çok insani ve yaklaşılabilir. Bu yönünü çok taktir ediyorum.
En iyi teknoloji fikri nedir?
İcat, buluş konusunda ise Tesla tartışmasız çok başarılı. Ürün inovasyonu konusunda, Tesla sektör lideri büyük ihtimalle.
En iyi marka hangisi?
Oyunun kurallarını değiştiren şirket olarak baktığımızda, Amazon büyük ihtimalle önde­dir. Gerçek anlamda Amazon her şeyi o kadar uygun, rahat bir hale getirdi ki, Amazon Prime ile bir şeyler sipariş verdiğinde, bir saate sipariş elinize ulaşıyor. Çok çılgınca.
En iyi iş fikri nedir?
Ürün inovasyonu konusunda Tesla. Tesla eğrinin en üst kısmında, yani Tesla’nın ortalama bir se­viyeye gelmesi bile oldukça zaman alacak. Tesla daha ısınma turlarında, daha en iyi şovunu yap­madı diyelim. Bu şirketle ilgili hissettiğim şey de tam olarak bu. Daha harika şeyler göreceğiz ama biraz sabırlı olmamız gerekiyor.

MATTEO RINALDI Kimdir
Garrison Grubu’nun Partneri ve Türkiye, İtalya, Kuzey Afrika, Amerika, Orta Avrupa ve Uzakdoğu Bölge Sorumlusu Matteo Rinaldi, Danone, Carlsberg, Efes, Ikea, Sanofi, Visa, Revlon, Aksigorta ve daha birçok küresel marka için marka konumlandırma ve pazar­lama alanlarında danışmanlık projelerinde yer almıştır. Matteo Rinaldi, Dartmouth’daki Tuck School of Business’ta (ABD), İtalya’daki birçok üniversitede (LUISS, BS Sole24Ore ve LIUC), ABD’de Plymouth Devlet Üniversite­si’nde, Türkiye’de Kadir Has Üniversitesi’nde pazarlama dersleri vermiştir. ve yine dünyanın birçok üniversitesinde dersler vermeye devam ediyor.

Uluslararası birçok makaleye imza atan Matteo Rinaldi, şu anda Afrika ve Ortadoğu’daki pazarlarda danışmanlık faaliyetlerini genişletmeye odaklanmıştır. Da­nışmanlık sektörüne katılmadan önce L’Oreal pazarlama ekibi ve İtalya’daki Coca-Cola satış ekibi için çalışarak geniş bir uluslararası de­neyim edinmiştir. Kıdemli Pazarlama Strateji Danışmanı Matteo Rinaldi, küresel olarak tanı­nan müşterilerle hem yerel hem de bölgesel düzeyde başarılı marka stratejileri üreterek güçlü bir üretim sicili ile çift haneli büyümeyi sağlamıştır. Görevleri arasında: strateji geliş­tirme, konumlandırma, kaynak tahsisi, takım yönetimi, marka ve portföy stratejileri, dijital pazarlama stratejileri yer alıyor. Rinaldi ayrıca The Brand Age köşe yazarlarındandır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir