100 yıllık genç markalar

Geri

Dünyada turistik bir ülkeye gittiğinizde karşılaştı- ğınız simgelerden biri de kesinlikle, o yörenin bir 200-300 yıllık markasıdır. Ya bir kafedir ya bir şarap markası… Türkiye’nin de tarihi markaları var. Ağır bir yük. 100 yılı aşkın bir süredir, aynı sorumluluk- la işleri sürdürmek. Kalitenin devamı için de nesilden nesile bu ağır yükü aktarmak. Türkiye’nin 100 yıllık markaları var. Genç Türkiye ile aynı yolda, el ele yürümüşler. Türkiye’nin bugünkü sanayi ve ticaretinin temellerini atmışlar. Bu dosyamızda, Türkiye’nin 100 yılına tanıklık eden markalarımız sırlarını bizlerle paylaşıyorlar.

Keyifli nice 100 yıllara…

   Asude ALKAYLI – Genel Sekreter

ZAMANI DEĞERE ÇEVİREN MARKALAR

Derneğin kuruluşunu, amacını, vizyonunu ve hedeflerini okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Yüzyıllık Markalar Derneği üye markalarımızın ülkemize mal olmuş kültürel degerleri, bilgi ve birikimlerini toplumla buluşturmayı hedeflemektedir. Markalarımız somut olmayan kültürel miras kapsamında değerlendirilebilecek tarihi, kültürel ve deneyim anlamında çok özel zenginliklere sahiptir ve 100 yıllık markalarımızın tecrübelerini gelecek nesillere aktarmayı sağlamak Derneğimizin en temel amacıdır. Bu aktarım ile birlikte, yüzyıllık olmayı hedefleyen markalar için bir rol model oluşturarak, amaçlarına erişme- lerini sağlayacak yol haritası, bilgi ve deneyimi de sunacağız.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Çok fazla bileşen olduğunu söylerek başlamalıyım. Fakat temelde eğer bir marka yaratmak ve onu uzun ömürlü kılmak için yola çıkıyorsanız, malumunuz bugün en önemli husus “öykü”, samimi, güzel ve sıcak bir öykü, ileride markanızın sahibi olacak kişilerin içinde yer almak isteyeceği, gurur ve hatta mutluluk duyacağı türden… Şüphesiz ki doğru bir pazarlama planı ile işleyen iletişim süreçleri, stratejilerin belirlenmesi, ekonomik alt yapının hazırlanması, güvenilirlik, müşteri ilişkileri yönetimi, sonuç odaklılık, itibar yönetimi, kalite yönetimi ve insan kaynağının etkin değerlendirilmesi gibi tüm konuları hassasiyetle oluşturmak, yürütmek gerekir. Fakat öykü markanın özüne işaret eder, öncelikli dikkate alınması şarttır. Daha sonra bütün bu disiplinleri sürdürülebilir hale getirebilirseniz ki, bunun için de zamanın ruhunu yakalamanın ve tabii ki insan unsurunun dinamiklerini dikkate almanın gerekliliğini vurgulamak isterim, uzun ömürlü bir marka olmanın kapıları açılır.

Derneğimizin üye markaları bu bağlamda birbirinden kıymetli öyküleri olan 100 yılı aşkın zamandır ayakta kalan, özellikle tam da bu noktada daha da çok anlaşılmayı, anlatılmayı ve itibar görmeyi hak eden bir duruşa sahiptir.

Belirtmeliyim ki Türkiye’de 50- 20 hatta 10 yıllık marka olmak da kıymetlidir, her ülkenin kendi dinamikleri var, bizler hem yaşadığımız topraklar hem de sahip olduğumuz kültürel değerler açısından çok zenginiz. Bu zenginlik hali ise güzellikleri ile birlikte olumsuz hallere de sebep olmuştur, fakat inanınız son dönemde çok daha fazla kalıcı marka yaratmaya başladık (tabii ki sadece ticari kaygılar ile kurulan, kapanan şirketleri saymıyorum), marka olmayı hedeflemiş kurumlar emin adımlar ile ilerliyorlar, bunu görmek mutluluk verici.

Yüz Yıllık Markalar Derneği’nin üyelerine ne gibi katkıları oluyor?

Yüzyıllık Markalar Derneği çatısı altında bir araya gelen markalarımız çok uzun bir geçmişi paylaşıyorlar ve ortak hedefleri doğrultusunda birlikte farkındalık yaratmak, tüm bu birikimi birlikte hareket ederek ve bir rol model oluşturararak aktarmak son derece doğru bir yaklaşım.

Bu anlamda derneğimizin hem bütünsel olarak hem de markaları- mız özelinde kendilerini ifade ede- bilecekleri çok önemli projeleri var, markalarımızın bilinirliğinin artacağı, hatta İstanbul ve dahi Türkiye’nin itibarına katkı sağlayacak birkaç aşamadan oluşan projeler hazırladık. Bu projelere 2014 yılının yaz aylarında başlamayı hedefliyoruz. Tabii ki bu hedeflerimize yürürken bir araya geliyor özel etkinlikler yapıyoruz, bazen tarih bazen marka konuşuyor, seminerler, sohbetler organize ediyor fikir alışverişinde bulunuyoruz, iş birlirlikleri yapıyoruz. Örneğin markalarımızı Müzekart ile buluşturduk, bazı markalarımız üyesi oldu, bazıları farklı iş birlikleri geliştiriyor.

En önemli konulardan biri ise araştırma ve arşiv hususu. Yüzyılık Markalar Derneği’ne üye olmak isteyen 100 yıllık markaların, gerçekten yüzyıllık olup olmadıklarını tespit edebilmemiz için, derneğimize üyelikle ilgili bir başvuru sürecinden geçmeleri, tüzüğümüzde ve internet sitemizde yer alan üyelik kriterlerini yerine getirmeleri ve en önemlisi bize yüzyıllık olduklarını gösteren bir belge sunabilmeleri gerekiyor. Derneğimize katkı sağlayan bir Tarih Profesörü Hocamız ve ekibi ile birlikte, Devlet arşivlerinde araştırma yapıyoruz. Ayrıca markalarımıza kendi tarihlerini araştırmak ve arşiv oluşturmak için yol haritası sunuyoruz.

Derneğimiz bu anlamda 2014 yılında tamamlayacağımız bir iş birliği ile akredite özelliği taşıyacağı bir ya- pılanmanın ön çalışmalarını tamam- lamak üzere. Bu gelişmeler ise, tarihi belli olmayan, tüketiciyi yanıltma ihtimali olan markaların var olama- ması anlamına geliyor. Bu anlamda markalarımız koruma altında olacak diyebiliriz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların, ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Öncelikle köklü marka olmanın, olabilmenin kıymetli ve itibarlı bir duruş olduğunun farkına varılmalı. Bu farkındalık daha sonra beraberinde atılması gereken adımları ve ihtiyaç duyulan katkıları getirecektir, şüphe etmiyoruz. Biliyoruz ki, dünyadaki bazı ülkeler ve şehirler markaları ile markalaşıyor, ülkemizde de köklü markaların itibarı temsil ettiği yaklaşımı yaygınlaşırsa herkes üzerine düşen görevi gerçekleştirecek, katkı sağlayacaktır.

100 yıllık markaları belirlemek üzere Türkiye’de yapılan çalışmalar ne durumda? Şu ana kadar belirlenen kaç marka var?

Bahsettiğimiz özel projelerimizin aşamalarından biri de envanter çalışmasıdır. Şu ana kadar tespit ettiğimiz Türkiye genelinde 80-100 marka var, lakin yapacağımız araştırmalar kapsamında bu sayının artacağını düşünmekteyiz. Şu anda birlikte çalıştığımız araştırma ve arşiv çalışmaları ekibi ile birlikte bu konuda yetkin bir Vakıf ile iş birliği yapmaktayız. Envanter çalışmamız ticari markaların yanı sıra, eğitim kurumları, spor kulüpleri gibi markalaşmış tüm kurumları kapsayacak. Hedefimiz Türkiye’nin her karesindeki 100 yıllık markaları gün ışığına çıkarmak.

Turquality ile Yüz Yıllık Markalar Derneği hangi noktalarda birbirinden farklılaşıyor? Sadece kapsamı değil, sistem ve çalışma prensipleri ya da gördükleri des- tek açısından da değerlendirecek olursanız…

Turquality, ihtiyaçlara cevap verebilen, etkin bir devlet desteğidir; küreselleşen dünyanın rekabet koşullarını dikkate alarak, uluslararası platformda yer almak isteyen markalara katma değer sağlamaktadır. Derneğimiz mar- kaları ile ortak noktaları var, bazı markalarımız bu kapsamda çalışmalar yapıyor, fakat bazı markalarımız için imkan yaratılması farklı programlar geliştirilmesi gerekiyor. Ortak vizyon doğrultusunda 100 yıllık markalara özel bir program geliştirerek Turquality süreçlerinde özel çalışmalar yapılabileceğini düşünüyoruz.

Dünyanın en önemli markalarının üst düzey yöneticilerine baktığımızda pek çok Türk isim görüyoruz. Buna karşılık henüz bir tek küresel Türk markamız bulunmuyor. Yönetiyor ama yaratamıyor oluşumuzun sebepleri sizce nelerdir?

Temelde yönetiyor olmamız yaratmaya da muktedir olduğumuza işaret eder ve her geçen yıl ülkemizden uluslararası platformda ismini gururla taşıyan markalarımızın sayısı artmaktadır. Türkiye’nin farklı, değişen dinamikleri kalıcı ve uluslararası marka yaratma konusunda çok da kolay baş edilebilecek bir temele sahip değildir. Bu dinamikler aynı zamanda bizim en güçlü yönleri- mizi ihtiva etmektedir. Geleneksel, muhafazakar, zaman zaman değişimleri kolay kabul etmeyen, kabul ettiği anda dur durak bilmeyen hallerimiz bizi hem güçlü hem zayıf kılmaktadır. Çok klasik ve bilinen bir yaklaşımla “tehditleri fırsata” çevirebilirsek başarılarımız artmaya devam edecektir.

Son dönemde bunu gözlemlemek mümkün, geleneksel ile modern olanın harmanlanması, bu unsurların birbirlerine engel değil destekleyici olduklarının dikkate alınması da güzel sonuçlar veriyor. Bu bağlamda yüz yıllık markalarımız da kültürel ve geleneksel değerlerini koruyarak, günümüzün piyasa koşullarına uyum sağlayarak büyüyorlar. Bu uğraşı sürdükçe, geleneksel markalarımızı da uluslararası piyasalarda daha çok görme noktasında umutluyuz.

   H. Engin TUNCER – Yönetim Kurulu Başkan Vekili

EYÜP SABRİ TUNCER

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

1923 yılında Ankara’da küçük bir üretim atölyesi olarak kurulan Eyüp Sabri Tuncer, “müşterilerin her zaman için danışabileceği bir kimse bulabileceği” imajını oluşturmak adına, markaya kendi adını verdi. Gömlekçilik ve tuhafiye ürünleri satışı yapan Tuncer, kolonya üretimine merak saldı ve kendi elleriyle hazırladığı promosyon broşürüne indirim kuponu ekleyerek, halkın tüketim alışkanlığı kazanmasını sağladı. Zamanla görevi devralan ikinci kuşak yöneticisi; yurtdışında esans firmalarıyla iletişim kurarak, kendi limon kolonyası formülünü oluşturdu. Böylece Eyüp Sabri Tuncer, Türkiye’de kendi formüllerini kullanan ilk Türk kolonya markası haline geldi. Üçüncü kuşakla gelişimini devam ettiren marka; Ankara’da 7.000 m2 alan üzerinde, son derece modern, tamamen bilgisayar tabanlı üretim sağlayabilen, yüksek üretim kapasiteli bir fabrika kurdu. Bugün başta kolonya olmak üzere, parfüm, ev bakımı, kişisel bakım ve tekstil-spa ürünlerini kapsayan 600’ü aşkın farklı ürün; Eyüp Sabri Tuncer çatısındaki Gizli Bahçe, Perfume Jewels ve EST 1923 (Doğal Ürünler Konsepti) markaları ile satışa sunulmaktadır. Türkiye’nin koku duayeni Eyüp Sabri Tuncer, geleneklerine bağlı kalarak, toplumsal sorumluluğunun da bilinci ile Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) imzacılarının kozmetik sektöründeki öncüsüdür.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir ve gerçekten çok emek sarf edilerek bir yerlere gelmek mümkün olabilir. Kısa sürede sahip olduğunuz bir şeyi aynı hızla kaybedebilirsiniz. Çünkü kazanmak kadar, kazanılanların değerini bilmek de çok önemli. Bir şeye çok kısa bir sürede sahip olabiliyorsanız onun değerini bilemezsiniz. Bu kural yalnızca Türkiye için değil, tüm dünyada geçerli. Asansörle çıkan merdivenle inmez. Dolayısıyla başarı yavaş yavaş, emin adımlarla gelmelidir.

1923 yılından beri kesintisiz kolonya üretimi yapan tek firma olan Eyüp Sabri Tuncer Türkiye’nin köklü, saygın kolonya üreticisi olarak müşterilerinin zihinlerinde ve gönüllerinde eskiden beri güvenilir bir marka imajına ve itibarına sahiptir. Cumhuriyet’le birlikte Ankara’daki küçük bir atölyede başlayan özverili, sistemli çalışmanın sonucunda tüm tüketicilerin zihinlerinde kısa sürede yer bulan Eyüp Sabri Tuncer, o günlerden bugünlere nesiller boyunca güvenle kullanılmıştır. Bununla birlikte üretimde uzun yıllara dayanan tecrübe ve köklü bir geleneğe sahiptir.

Bir örnek vermek gerekirse, kuruluştan bu güne Ankara, Ulus’taki Eyüp Sabri Tuncer mağazasında sıra vardır. Özellikle bayram dönemlerinde… Örneğin, Ramazan ayının 1’inden itibaren orada sıra başlar. 1980’den sonra pek çok noktada yer almaya başladık. Buna rağmen bayram üzeri Ankara’ya gidin, mağazamızda yine yoğunluk vardır. O mağazanın çok farklı bir pozisyonu var. O günkü şartlarla insanlar o mağazaya davet edilmiş, gelen insanlara hediyeler verilmiş, nesilden nesle gelen bir alışkanlık haline gelmiş. Eyüp Sabri Tuncer’le nerdeyse ülkenin her yerinden birilerinin hatırası vardır. Bu, tüketicilerimizin mar- kamıza olan güvenini ve bağlılığını ortaya koyan bir tablodur.

Dünya konjonktüründe mevcut ve olası rakiplerden bir adım daha önde olmak için, bir yandan sektöre katma değer katacak yenilikler üretiyor, bir yandan da ürüne fayda sağlayacak fonksiyonel özellikler kazandırıyoruz. Kurum olarak yenilikçi düşünce ve yaklaşımın öncelikle rekabet avantajı kazandıracağını biliyoruz. Ayrıca bu yaklaşımın tüketicilerimizin yaşam kalitesini ve refahını artıracağına da inanıyoruz.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?

Ülkelerin tarihiyle özdeşleşmiş markalar, aynı zamanda sundukları değerlerin gelecek nesillere taşınması açısından önemli kültürel varlıklardır. Bu köklü markaların dünya ölçeğinde bilinirlik ve itibarlarının artırılması ülkemize mal olmuş tarihi ve kültürel zenginliklerine sahip çıkmak açısından da önem taşır. Bu markalar ayrıca geçmişten bugüne birikimleriyle uluslararası ülke markalarının oluşturulması için en iyi adaylardır.

Yüzyıllık Markalar Derneği Türkiye’nin ekonomik ve kültürel anlamda temel taşları olan, Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet’in kurulması ve günümüze kadar ticari, ekonomik ve kültürel hayatın merkezinde yer alan bizim gibi markaları bir araya getiriyor. Derneğin en yeni üyesi Eyüp Sabri Tuncer olarak, dikkat çeken önemli adımlarla dolu tarihçemiz ile Bilkent Üniversitesi Marka Yaratma ve Yönetme Kulübü’nün düzenlediği Bilkent Marka Ödülleri’nde “Marka Olma Yolundaki Serüveni En İlginç Marka” ödülünü de almış bulunmaktayız.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küresel- den gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görü- yoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Türkiye’nin küresel markalarının olması gerekiyor şimdiye kadar çok geç kaldık. Nerde olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor. Yerli markaların pazar payını artırmak odaklanılması gereken sıkıntıların başında geliyor diye düşünüyoruz. Türk markaları yerel ya da bölgesel markalar çıkarmanın ötesine geçerek kendi küresel markalarını oluşturmalıdır. Türk kozmetik sektörünün dünya trendlerini takip edebilecek ve hatta belirleyecek düzeyde vizyon belirlemesinin, buna bağlı olarak da inovatif yaklaşım ve sürekli gelişimi esas alan kalite iyileştirme anlayışını benimsemesinin, bu anlamda önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz. Sonuçta bu markalar Türkiye’nin değerleri ve satılmak yerine korunmaları ve desteklenmeleri gerekiyor.

Kurum olarak EST 1923’ü Türkiye’den çıkan bir dünya markası yapmayı hedefliyoruz. Özellikle kişisel bakım ürünleri ve organik ürünlerde çalışmalar yürütüyoruz. Böyle bir markanın Türkiye’den çıkabileceğini göstereceğiz. Önemli olan ürünleri pazarlanabilecek hale getirmek ve katma değeri yüksek ürünler yapmak.

EST 1923 markasının çıkış noktası olan uluslararası pazarlara açı- larak bir dünya markası olma vizyonu çerçevesinde, gelecek 10 yılda Amerika’ya ve Avrupa ülkelerine gerçekleştirilecek ihracat oranında ciddi bir artış başlayacağına inanıyoruz. Yurtiçi pazarda, sektörün ana oyuncusu olmakla beraber, en büyük hayalimiz ve hedefimizin bu topraklardan bir dünya markası çıkarmak olduğunu bir kez daha açık ve net bir şekilde ifade etmek istiyoruz. Bu doğrultuda, önümüzdeki 10 yıl Eyüp Sabri Tuncer açısından önemli yatırımların yapıldığı, markalarımızın uluslararası sınırları zorladığı yıllar olacak.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Online satış kanalımız http://shop.eyupsabrituncer.com ve sosyal medya Eyüp Sabri Tuncer’in daha geniş kitlelere erişebilmesi ve rakiplerinden farklılaşabilmesi için önem taşıyor. Genel olarak iletişime ve ar- kadaşlığa açık bir toplum olduğumuz için sosyal medya kullanımının Türk halkının değerlerine uygun olduğunu düşünüyoruz. Tüketicilerimizle karşılıklı bir iletişimi mümkün kıldığı için, Eyüp Sabri Tuncer’in müşteri memnuniyeti ilkesini yansıtması açısından önemli bir araç teşkil ediyor. Sürekli olarak sosyal medyada kendimizle ilgili yansımaları izleyerek buralarda karşılaştığımız tüketici görüşlerini anında değerlendiriyor ve çalışmalarımıza yön veriyoruz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Ülkemizin dış dünyadaki imajı ve çıkardığı markalar arasında direkt bir etkileşim olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Bizim de marka imajımız, devlet teşvikleri ve Turquality gibi programların da etkisi ile son derece pozitif yönde gelişmektedir. Artan kalite algısı ve Türk marka imajının sağlamlaşması ihracat oranlarımızın da artması gibi bir sonucu da beraberinde getirmektedir. Bu yaklaşımın tüketicilerimizin yaşam kalitesini ve refahını artıracağına da inanıyoruz. Kurumların rekabet gücü arttıkça, buna paralel olarak ülkelerin rekabet gücünde de ilerleme olacaktır.

  Yeşim YERLİ – Pazarlama Müdürü

Ülkemizde birbirinden değerli ve köklü markalar bulunuyor. Sundukları değerlerin gelecek nesillere taşınması açısından önemli olan bu markalar, bizim tarihimizle de özdeşleşmiş konumdalar. Tarihimiz ile olan bu kopmaz bağ, onları bir marka olmanın ötesine taşıyarak bir kültür mirası konumuna getiriyor. Toplum olarak markalarımızı sahiplenmemiz ve kesinlikle koruma altına almamız gerekiyor. Ülkemize mal olmuş tarihi ve kültürel zenginliğe sahip olan bu markalarımıza göstereceğimiz korumacı yaklaşım ile en çok karşılaşılan sıkıntılar arasında yer alan aile içi çatışmalar, maddi dalgalanmalar ve marka değeri noktalarında hukuki bir kalkan oluşturulmalıdır. Bu işleyiş mevcut köklerin sağlamlaşmasına ve değerlerimizin gelecek nesillere de taşınmasına olanak tanıyacaktır.

BOMONTİ

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs… 

Bomonti birasının ilk üretildiği yer olan Bomonti Bira Fabrikası, 1890 yılında Feriköy’de kuruldu. Döneminin en büyük yatırımlarından bir olan Bomonti Bira Fabrikası, aynı zamanda Anadolu’nun ilk seri üretim bira fabrikası olması nedeniyle de sektörün oluşturulmasında ve gelişmesinde çok büyük öneme sahip. Bomonti Bira Fabrikası’nın bahçelerinde bulunan, buluşmak, sohbet etmek ve dostlarla keyifli zaman geçirmek için gidilen bira bahçelerinin de bira kültürünün oluşmasında etkin rol oynadığını söyleyebiliriz.

Bomonti kısa zamanda İstanbul’un en sevilen birası oldu. Bomonti Bira Fabrikası’nın ününün artmasıyla, fabrikanın bulunduğu semtin adı da zamanla Bomonti olarak anılmaya başlandı; böylece fabrika bugün İstanbul’un en özgün semtlerinden birine adını vermiş oldu.

1940’da Tekel tarafından devralınan, 120 yllık mirası ile Mayıs 2010 tarihinde biraseverlerle tekrar buluşan Bomonti, halen ilk günü ile aynı içerikle üretiliyor ve %100 malt özelliğini koruyor. Sosyalleşme, arkadaşlarla sohbet etme ve günün yorgunluğunu keyfe dönüştürmek için gidilen bira bahçeleri sohbetleri ise Brasserie Bomonti’lerle tekrar hayatımıza girdi. “Brasserie Bomonti”lerde en taze Bomonti’lerin yudumları eşliğinde keyifli zaman geçirmek isteyenlere, markanın 120 yıllık tarihini anlatan bir atmosfer eşlik ediyor.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle yola kısa vadeli, günlük kaygılardan uzak bir şekilde çıkmak; tüketicilerin hayatlarına en kaliteli ve onlara en uygun çözümlerle dokunmak diyebiliriz sa- nırım. Ardından örneğin Bomonti için; kalite ve lezzet vaadlerinizin arkasında sonuna kadar durup, sevenlerinizle birlikte gelişmek, değişmek, bugünleri de birlikte şekillendirmek önemli. Tıpkı Bomonti’nin ilk günü ile aynı içerikte ve kalitede üretilmesi; sevenlerinin yaşamlarında önemli bir rol oynayan fabrika bahçesindeki bira sohbetlerinin ise bugün Brasserie Bomonti’lerde yeniden şekillenmesi gibi…

Bomonti markasının değerlerine bugün de 124 yıl önce olduğu gibi sadık olmak, yaptığımız her işte bunları gözetmek her zaman bizim önceliğimiz. Bu değerler; samimiyet, gerçek/hakiki olmak, sadelik, mütevazilik, özgünlük, olumlu/pozitif düşünce ve geçmişine sahip çıkmak.

Yüz Yıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?

Sizlerin de belirttiği gibi Türk markalarının ömürleri maalesef çok uzun süreleri kapsamıyor. Bunda topraklarımızdaki ekonomi dinamiklerinin de önemli bir etkisi olmakla birlikte, dünya örnekleri ile karşılaştırdığımızda, markalaşma konusunda önemli bir yol katetmemiz gerektiği ortada. Bu topraklardaki 100 yıllık markaları- mızın, ülkemizdeki pek çok markaya ilham verecek, yol gösterecek pek çok birikimi bulunuyor. Bomonti olarak böyle bir birikimin parçası olmaktan gurur duyuyoruz.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince globalden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Bu, marka sahibi firmaların ticari hedef ve yaklaşımları ile ilgili bir konu. Bu tarz girişimleri olan her firma için, bu kadar hızlı değişen ve gelişen ekonomik parametrelerde standart bir yaklaşım belirtmek çok doğru olmayabilir. Ancak belki bizler gibi sevenleri ile 100 yılı birlikte devirmiş markaların bu tarz kararları alırken, artık markalarımızın sadece bizlerin değil, bu toprakların ve sevenlerimizin de olduğu hissiyatımız ve yol boyunca biriktirdiğimiz anılar, bizleri konuya daha farklı bir yerden bakmaya yönlendirebilir.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

 Barış CEMİLOĞLU – 4. Kuşak Yönetici

Ülkemizde, dünyanın önemli ekonomilerine göre değerlendirdiğimizde, oldukça genç, dinamik, dönemsel olarak bazı inişler çıkışlar yaşamış ancak bugün geldiği noktada kendinden söz ettiren, dikkatleri üzerine çeken bir ekonomik yapı görüyoruz. Dünyadaki önemli markaların, ülkelerinin ekonomik girdilerine ve imajlarına olan katkılarını da gözönünde bulundurursak; daha uzun ömürlü ve sağlıklı markaların, daha dengeli bir ekonomiyi destekleyeceği gibi Türkiye’nin global pozisyonlanması için de önemli bir potansiyel barındırır diyebiliriz. Bu nedenle markaların içinde bulunduğu sektörel ve özel ihtiyaçlarına göre oluşturulacak, uluslararası pazarlara daha rahat erişimi için atılacak pek çok adımdan, çeşitli teşvik ve vergi düzenlemelerine kadar geniş bir yelpazede farklı başlıklardan söz edebiliriz.

CEMİLZADE

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

Cemilzade’yi hayata geçiren Şekerci Udi Cemil Bey, 1867’de Şehzadebaşı’nda doğmuştur. Tarihe “Şekerci, Bestekar, Hafız ve Udi” olarak geçen Cemil Bey, 1883 yılında 16 yaşında, bir yandan musiki eğitimi alırken, İstanbul Şehzadebaşı’nda ilk şekerci dükkanını açar. Yirmi yaşına geldiğinde İstanbul’un en ünlü udilerinden biri olmuş ve birçok besteler yapmıştır. Bu sayede 1898 yılında henüz 31 yaşında iken Mızıka-i Hümayun’un Türk Musikisi Bölümü’nde ud sanatkârı ve hocası olur.

Cemil Bey’in müziğinin ve şekerlemelerinin ünü İstanbul sınırlarını aşmaya başlar. 1909 yılında, Mısır Mahkeme Reisliği’nden emekli olan Salih Paşa’nın daveti üzerine Cemil Bey, ailesi ile birlikte Mısır’a gider. Cemil Bey, Kahire’de saray mensuplarına ud ve musiki dersleri verirken oğlu Mehmet Ali ile beraber şekerciliği de devam ettirir. Kahire’de açtıkları şekerci dükkânlarında 1930’lu yıllara kadar, tatları bugüne kadar korunan badem, fıstık ezmelerini ve lokum- larını sunarlar.

Mısır’da 19 yıl yaşayan ve elliden fazla bestesi bulunan Udi Ce- mil Bey 61 yaşında vefat ettiğinde Kahire’de toprağa verilir. Oğulları Mehmet Ali ve Nurettin Beyler ise babalarının ölümünün ardından 1937 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaparlar ve babalarının mesleğini kaldığı yerden sürdürürler. Aynı yıl Kadıköy Muvakkithane Caddesi’nde geleneksel tatların sunulduğu Cemilzade’yi tekrar açar- lar. Mehmet Ali Bey daha sonra oğulları Mecdet ve Satvet ile beraber şekerciliğe devam eder. 1977 yılına kadar Cemilzade’yi Kadıköy’ün simgelerinden biri haline getiren Mehmet Ali Bey vefat eder. Bu tarihten sonra aynı tatları Cemilzade’yi sevenlere ulaştırma misyonunu oğulları üstlenirler.

Udi Cemil Bey’in torunu olan Satvet Cemiloğlu, eşi Fatma Cemiloğlu ile birlikte Cemilzade’yi 1995’de Selamiçeşme Cemil Topuzlu Caddesi’ndeki mağazaya taşırlar. 1997’de açılan Şaşkınbakkal Bağdat Caddesi’ndeki şubeyi, 2001 Şubat ayında Etiler’de ve 2010 Temmuz ayında Nişantaşı’nda açılan Cemilzade mağazaları takip eder. Böylelikle İstanbul’un eski tatları Avrupa yakasındaki Cemilzade dostlarına da ulaşabilmiştir. 2009’da ailenin dördüncü kuşağı olan ben Cemilzade geleneğini sürdürmek üzere bayrağı devraldım.

130 yıl boyunca lokum kültürünü başarı ile günümüze dek getiren Cemilzade ailesi için edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinden Selim İleri, geleneksel değerlerimizin son yıllarda iyice hırpalandığını belirtip şöyle demişti: “Cemilzade’nin şekerlemeleri bizim mirasyedi savurganlığımıza itiraz edip duruyor. İyi ki de öyle yapıyor ezmeler, lokumlar, akideler…”

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Cemilzade, 130 yıldır ve dört kuşaktır aynı aile tarafından temsil ediliyor. Markamızın çok butik bir üretim anlayışı var ve 130 yıldır ana ürün gamında ve üretim formüllerinde değişiklik yapmayarak özüne sadık kalmaya büyük bir önem verildi. Babadan çocuklara çıraklık usülüyle geçen üretim tarzı ezmelerin, lokumların, akide şekerlerinin aynen 130 sene önceki lezzetlerde kalmasını sağladı. Ayrıca Cemilzade markasını yöneten kuşaklar markanın itibarını her konunun önüne çıkarak, hiçbir zaman ticari kaygılarla markanın temsil ettiği değerlerden taviz vermediler. Uzun ömürlü marka olmanın en önemli koşulu, kısa vadeli planlarla hareket ederken, uzun vadede markaya ve markanın itibarına zarar verebilecek girişmlere mesafeli duralbilmektir.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?

Cemilzade, Yüzyıllık Markalar Derneği’nin kurucu üyesidir, ben de derneğin yönetim kurulu baş- kanlığını yürütüyorum. Bu anlamda öncelikle dernekçilikte olması gerektiği gibi bu güçlü markalar derneğin arkasında duracak, derneğin marka gücünü ve itibarını yukarıya taşıyacaklar. Derneğin markalaşması sağlandığında, mar- kalara çok daha büyük katkılarla geri dönüşler olacaktır. Dernek sadece bir senedir faaliyette olmasına rağmen, yüzyıllık markalar farkındalığı yaratmak yolunda önemli adımlar atmıştır. Öncelikle Yüzyıllık Markalar Derneği, yüz yıldır faaliyette olduğunu belgeyebilen markaları üye kabul ediyor ve belge eksiği olan üyelere de, Osmanlı ve Cumhuriyet arşivleri başta olmak üzere, önemli kaynaklarda arama desteği sağlıyor. Dernek bu sayede ülkemizde, firmaların kuruluş tarihlerinin kişilerin kendi beyanları üzerine değil, akademik bir zemin üzerine oturuyor olması anlamında önemli bir otorite haline geliyor. Bu faaliyeti destekler şekilde üyelere sertifikalar dağıtılıyor ve ürün ambalajları üzerinde markanın yüzyıllık olduğunu gösteren amblemlerle de ilgili çalışmalar yürütüyor. Dolayısıyla zaman içerisinde kamuoyunda yaratılacak farkındalıkla, yüz yıldır faaliyette olan markalarla olmayanlar birbirinden ayrışacaktır.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince globalden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Uzun ömürlü bir marka olmak ve kuşaklar boyu aynı geleneği temsil etmek ülkemizde üstüne titrenen bir değer haline gelemediği sürece, iyi markalarımız her zaman küresel teklifler karşısında dik duramayabileceklerdir. Markalarımızın, somut olmayan kültürel mirasımızın birer parçası olduğunu geniş kitlelere anlatabildiğimizde, bu değerin bir bedelle ölçülemeyecek ve dolayısıyla satın alınamayacak olduğunun farkındalığını yaratmış olacağız.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Cemilzade, dijital dönüşümü ve değişmekte olan satınalma alışkanlıklarını yakından takip ederek çalışmalar yapıyor. Kurumsal sitesinin, ilgi çeken interaktif bir yapıda olmasına özen gösteriyor, ve hikayesini kurucusu Udi Cemil Bey’in yüzyıl önceki odası ve odasındaki eşyalar üzerinden anlatıyor. Ayrıca internet üzerinden ürünlerini tüm Türkiye’ye gönderi yapabildiği bir alışveriş sitesi kurduk ve işletiyoruz. Facebook, twitter gibi en çok tercih edilen sosyal mecralarda düzenli içerik paylaşıyor ve dijital reklam satınalmaları yaparak genç kuşaklarla buluşmayı hedefliyoruz. Ayrıca Mekanist.net gibi gençlerin yoğun olarak paylaşım yaptıkları sosyal medya oluşumlarıyla etkinlikler düzenliyor ve yeni kuşaktan dostlar edinmeye çalışıyoruz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Avukat N.Serra CORAL – Deriş Patent ve Marka Acentalığı

Yüzyıllık markalar, Dünya’da özel- likle gelişmekte olan ülkelerde, bulundukları şehirlerle ve ülkelerle özdeşleşmekte ve onların itibarlarını en yukarıya taşımaktadırlar. Aynı zamanda ülkelerin somut olmayan kültürel ve tarihi mirasının birer parçalarıdırlar. Dolayısıyla bu markaların korunmaları ve sayılarının artması mutlaka bir devlet politikası haline getirilmelidir. Marka desteği konusunda ülkemizde en öne çıkan program ihracat desteği veren Turquality programıdır ve bu konuda çok güzel bir örnektir. Cemilzade, buna benzer bir programın Yüzyıllık Markalar özelinde oluşturulabileceğine inanmaktadır ve bu konuda dernek bünyesinde girişimlerde bulunmaktadır.

DERİŞ

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

Deriş’in, Celal Derviş Deriş tarafından Hukuk Bürosu olarak kuruluşu 1912 yılına dayanıyor. Esas olarak ticaret hukuku ile ilgili konularda faaliyet gösteren hukuk bürosu, yıllar içinde fikri ve sınai mülkiyet sektörüne kayarak bu alanın gelişmesine öncülük etti. Fikri ve Sınai Haklar konusunda uzmanlaşan Deriş Hukuk Bürosu’nun yanı sıra 1959 senesinde Ethem Derviş Deriş tarafından fikri ve sınai mülkiyet alanında hizmet vermek üzere Deriş Patent ve Marka Acenta- lığı kuruldu. Ethem Bey, Deriş’i babasından devraldıktan sonra faaliyetleri özellikle haksız rekabet ile fikri ve sınai haklar konularında geliştirdi.

Ethem Derviş Deriş’in oğlu M.N. Aydın Deriş, Haziran 1971 tarihinde firmaya katıldı. M.N. Aydın Deriş dava ve mahkeme işlemlerinde yabancı ve Türk müvekkillere hukuki danışmanlık yaparak Türkiye’de ve yurtdışında sınai/fikri mülkiyet haklarının tesisi, lisans verilmesi ve takibiyle ilgili konularda hizmet verdi. 1980’li yılların başından itibaren Türkiye’de fikri ve sınai haklar konusunun yerleşmesinde ve gelişiminde önemli rol oynayan kurul ve komisyonlarda yer alarak patent, marka, endüstriyel tasarım ve coğrafi işaretler alanında yeni mevzuatın hazırlanmasına aktif olarak katkıda bulundu. Sınai ve fikri mülkiyet alanının gelişimini desteklemek üzere Türkiye’de kurulan Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği’nin (AIPPI Ulusal Grup) kurucu başkanı olarak görev aldı.

Ben 1994 yılında, Av. Kerim Yardımcı 2002 yılında Deriş’e katılarak fikri mülkiyet haklarına bağlı kalıp aile geleneğini 4’üncü kuşağa taşıyoruz. Fikri Haklar Hukuku’nun 1995 senesi sonrasındaki gelişimine paralel olarak o yıllara kadar 20 kişilik bir ekiple hizmet veren Deriş, bugün 13 dava avukatı, 8 Avrupa patent vekili olmak üzere 18 marka, patent ve tasarım vekilini kapsayan 75 kişilik ekibiyle hizmet veriyor. Uzmanlık alanları arasında fikri ve sınai mülkiyetin yanı sıra haksız rekabet, telif hakkı, ticari unvan, alan adları, kitle medyası, reklam, tüketici koruma, gümrükte el koyma işlemleri ve bu konularda uluslararası sözleşmelerin hazırlanması ve danışmanlık verilmesi hizmetleri yer alıyor.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Deriş bir hizmet markasıdır. Doğal olarak biz, Deriş markasının başarısının hizmet anlayışımız olduğunu düşünüyoruz. Hukuk alanında hizmet verirken öncelikle derin ve güncel bilginin aktarılmasının, doğru hizmet vermenin temel şartı olduğunun bilincindeyiz. Kaliteli hizmetin diğer önemli bir unsuru da tabi ki Deriş’te çalışan ekibimiz. Deriş ekibi olarak müvekkillerimizin ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran kişiselleştirilmiş hizmet anlayışıyla çalışılması gerektiğinin farkındayız. Bu yüzden firma olarak müvekkillerimizle uzun süreli ve yakın bir ortaklık ilişkisi geliştirmeye gayret ediyoruz. Takım çalışmasını esas alan çalışma anlayışımızla, bireysel deneyimlerimizi kolektif olarak geliştirip bilgiyi, müvekkillerimizle sürekli ve metodik olarak paylaşıyoruz.

100 yıllık marka olarak başarımızın diğer önemli sırrının deneyimlerimizle Gelişmiş Teknolojiyi birleştirmek olduğunu düşünüyoruz. Fikri mülkiyet korumasının her alanında, neredeyse bir asırlık deneyimimiz ile birleşen, Sınai ve Fikri Mülkiyet Hakları Yönetim Sistemi (I.P.M.S.®) ve buna entegre edilmiş ERP (Kurum- sal Kaynak Planlaması) sistemi ile, bu amaca uygun bir yöntemle hizmet sunuyoruz.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?

Yüzyıllık Markalar Derneği Türkiye’nin ekonomik ve kültürel anlamda temel taşları olan, Osmanlı İmparatorluğu döneminden günümüze kadar halen yaşayan kıymetli markaların buluştuğu bir platform. Biz Deriş olarak bu platformda yer almaktan müthiş bir heyecan duyuyoruz. Derneğin en önemli amacı Yüzyıllık üye markaların tecrübelerinden faydalanarak rol model oluşturmak, kalıcı ulusal marka sayısının arttırmak ve ülkemizin önemli marka değerlerine ulusal ve uluslararası arenada destek olmak. Yüzyıllık Markalar Derneği, Türkiye’de Markalaşma ve Marka Farkındalığı arttırmak konusunda çok ciddi bir platform olarak hareket etmekte ve bu konuda yaptığı faaliyetlerle hem Dernek üyelerine hem de genel olarak Türkiye markasına önemli katkı sağlıyor.

Yüzyıllık Markalar Derneği genç bir dernek olmasına rağmen önü- müzdeki günlerde bu alandaki faaliyet ve projeleriyle bu katkısı giderek artacak. Biz, hem 100 yıllık bir marka olarak hem de 100 yılını Fikri Haklara adamış bir şirket olarak, Yüzyıllık Markalar Derneği’nin sadece Deriş’in marka imajına değil Türkiye’nin marka imajına değer katan bir platform olduğu düşüncesindeyiz.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Biz, dijital dönüşümün bir iş olmadığını, özel hayatımızdaki alışkanlıklarımız kökten değiştirdiğini ve değiştirmeye de devam edeceğini düşünüyoruz. İnternet ve sosyal medya, nasıl şirketlerin satış ve pazarlama stratejilerini tamamen değiştirdiyse aynı şekilde Fikri Hakların koruma stratejilerini ve araçlarını da değiştiriyor. Hukuk alanında sadece geleneksel yöntemlerin kullanılması, şirketlerin dijital ortamdaki ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Dijital değişimle birlikte Fikri Mülkiyet alanında hızlı, küresel, yaratıcı ve ucuz yöntemlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyor.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince globalden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Türkiye’den neden küresel marka yaratamıyoruz konusu son yıllarda çok tartışılan bir konu. Küresel bir marka olmak isteyen bir şirketin, bu konu ile ilgili stratejisini ilk günden belirlemesi gerekiyor. Türk iş dünyasının stratejik olarak doğru yatırım yapılan bir Marka’nın ürün ve şirket değerine etkisini biraz geç fark ettiklerini düşünüyorum. Türkiye’de birçok şirketin çok önemli markalarının lokal olarak satış ağı, reklam ve pazarlama faaliyetlerine çok ciddi bütçeler ayırırken, markalarının dünya çapında veya potansiyel pazarlarda korunması için bütçe ayırmadıklarını gözlemliyoruz. Bu da aslında bu markaların küresel olarak herhangi bir stratejileri olmadığının çok önemli göstergesi. Bunun sonucunda markalar uluslararası arenada çok ciddi engellerle karşılaşabiliyorlar. En önemlisi, yabancı pazara girmek isteyen bir marka, Marka Koruma Stratejisi’ndeki eksiklikler yüzünden istediği pazara zamanında giremiyor veya bu amaçla ciddi hukuki savaş vermek zorunda kalıyor. Yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı, aslında birçok konuda rakiplerinin önünde olan Türk Şirketleri markalarının küresel olarak konumlandırılması ve yönetilmesi konusunda kendine güven ve tecrübe sıkıntıları yaşıyor. Finansal avantajlarının yanında sivrilen Türk markalarının küresel olarak büyürken arkalarına uluslararası alanda tecrübelerinden faydalanabilecekleri ortaklıkları kabul etmelerinin, küresel marka olma yolunda önemli bir adım olacağı kanaatindeyim.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Fikri Mülkiyet bir ekosistem. Bu ekosistemin hem fikir düzeyinde hem de ticari değer yaratmak düzeyinde canlı ve etkin tutulması için tüm aktörlerin farklı katmanlarda katkı sağlaması gerekiyor. Sivil toplum örgütleri, Üniversiteler, patent marka vekilleri, avukatlar, hak sahipleri gibi bu ekosistemde devletin ilgili organ ve kuruluşlarına ayrılmış önemi küçümsenemeyecek bir katman var. Sınai Haklar özelinde markaya bakacak olursak, Türk Patent Enstitüsü başta olmak üzere devletin bilim, sanayi, tasarım, ekonomi ile ilgili pek çok kuruluşunun doğrudan ya da dolaylı olarak güçlü ve köklü markalar yaratılmasında ve daha önemlisi bir ticari değer yaratarak bunların dünya markası haline getirilmesinde rolleri var. Bugün dünya marka örneklerine baktığınızda konunun sadece satışta yüksek rakamlara ulaşmak ya da yöresel/bölgesel ve dünya pazarlarında birinci marka olmak ile ilgili olmadığını görebilirsiniz.

Peki bu tür markaların oluşmasında değil ama devamlılığını korumasında ve dünyaya ulaşabilmesinde devlet desteği hiç yok mudur? Elbette vardır. Hatta devlet desteği hükümetler üstü bir strateji politikasına sahipse ancak meyvelerini en etkin şekilde verebilir. Sekreteryasını TPE’nin yürüttüğü Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının Fikri Hakları Koordinasyon Kurulu çalışmaları yakından takip edilmeli diye düşünüyorum. Marka yaratmak için çok yüksek bir pazarlama yatırımı da gerekiyor elbette. Turquality gibi projelerde devletin bu kanaldan desteğini görüyoruz. Bunlar bir anlamda bölgesel markaların desteklenmesi gibi düşünülebilir.

Bu arada Türkiye’nin 2023 marka vizyonu olan 10 küresel marka vizyonu için ayrıca neler yaptığına dair açık bir bilgiye sahip değiliz. Ama tabi ki en önemli konu kendi sınırları içinde güçlü bir Fikri Mülkiyet sistemini çağın ve internet gibi tüm hızlı gelişmelerin gerisinde kalmadan tanımlayabilen ve bunu yönetmelikleriyle, mahkemeleriyle, tescil mercileriyle en güçlü şekilde uygulayan bir devlet profilinin sürekliliğidir.

Yenilikçilik, değişim ve liderlik ilkesi imalat ürün kalitesinden tüm operasyonlara kadar sürdürülmelidir. Sanırız başarımızın sürdürülebilirliği bu ana değerlerden ve kendimizle rekabet etmemizden gelmektedir.

Marka adına görüş veren kişi: Hakan KURAL – Marka         Koordinatörü

HAFIZ MUSTAFA

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçir- diği değişimler, kilometre taşları vs…

Şekerci Hafız Mustafa, Osmanlı Dev- leti döneminde Sultan Abdülaziz’in saltanatının ilk yıllarında, günümüzde Bahçekapı-Eminönü’nde Hamidiye Caddesi olarak bilinen caddenin seksen altı numaralı dükkanında, Çankırı’nın Orta Beldesi’nden İstanbul’a sarraflık yapmaya gelen İsmail Hakkı tarafından 1864 yılında kurulmuştur.

Hacı İsmail Hakkı dükkanın bodrum katında dibek taşıyla akide şekeri yapmaya başlamıştır. İsmail Hakkı dükkanı işletirken oğlu Hafız Mustafa dükkanın yakın çevre- sinde bulunan Arpacılar Camii’nde gönüllü olarak müezzinlik yapmaktaydı. Aynı zamanda babasının dükkanında tatlıcılık ve şekercilikle ilgileniyordu.

Hafız Mustafa’nın döneminde ilk poğaçayı bulan ve imal eden kişi olduğu bilinmektedir. Dükkanda şekerlemelerin yanında hamur işi poğaçayı müşterilerine sunarak alternatif müşteri kazanmıştır. Bu konuda kendini geliştirerek babasından işi devralmıştır ve 1926 ile 1938 yılları arasında şekercilik ve tatlıcılık alanında Avrupa’da 11 adet madalya kazanmıştır.

Hafız Mustafa’nın oğlu Cemil Bey, şekerlemeciyi bir süre işlettikten sonra Cemil Bey’in eşi Vasfiye Hanım ve oğlu Sönmez Katman tarafından işletilmiş ve Hafız Mustafa Şekerlemeleri bu dönemde en parlak günlerini yaşamıştır. Özellikle Vasfiye Hanım’ın çalışanları üzerindeki otoritesi ve kurduğu disiplin, işletmenin başarısını oldukça etkilemiştir.

150 yıllık geçmişin tanığı ve geleceğe mirası olan Hafız Mustafa Şekerlemeleri’nin dili olsa belki bizlere, Osmanlı’nın son dönemindeki İstanbul’un kalbi Eminönü sokaklarının ve Bahçekapı semtinin gündelik hayatının kareleri arasında yer alan görselleri anlatırdı. Bu görseller arasında ilk sokak aydınlatmasını, ilk atlı tramvayları, birinci ve ikinci meşrutiyeti, Sultan Abdülaziz’den sonraki, Sultan II.Abdülhamid, Sultan Mehmet Reşat ve Sultan Mehmet Vahdettin’in saltanat yıllarını bize anlatırdı. İstanbul’un işgalini, Cumhuriyetin kuruluşu ve Osmanlı Devleti’nin son bulmasınının hikayesini bizlerle paylaşırdı.

150. yılında Hafız Mustafa ürün kalitesindeki başarıyı şeker- lemeler, lokum, muhallebi,baklava ve şerbetli tüm tatlıları ve pas- ta gibi tüm ürün seçeneklerinde sürekli kendini yenilemeyi ilke edinmiş bir Ar-Ge stratejisi belir- lemiştir. Tüm dünyada müşterilerini, geleneklerinin konukseverlik anlayışıyla hizmet vermeyi ilke edinmiştir.

Bugün itibarı ile Sirkeci, Sultanahmet ( Edebiyat Kıraathanesi), Taksim ve ilk göz ağrısı Bahçekapı-Eminönü dahil olmak üzere 4 şubesiyle her gün yaklaşık 12.000 – 15.000 müşteri ağırlamaktadır. Günümüzde Hafız Mustafa dünya standartlarında bir marka yapılanmasına yönelik tüm alt yapılarını tamamlamış ve gelişimini sürdürmektedir.

Markanın yakın gelecekteki öncelikli hedefleri arasında, Londra, Dubai, Arabistan önceliğine göre şubeleşme 2015 yılı planları kapsamındadır.

Yapılanma ve büyüme felsefesi olarak, gelenekçi yaklaşımı ve kültürünü, dünya normlarında gelişime açık bir marka olma düşüncesiyle birleştiren Hafız Mustafa, tüm ürünleri kapsamında en yüksek kalite konusunda kendisi ile rekabet eden bir bakış açısını korumayı ilke edinmiştir.

Kısaca Hacı İsmail Hakkı Zase, Hafız Mustafa işletmesi, 150 yıllık tarihi ile birçok sosyal değişimi yaşamış ve hala ilk günkü heyecanıyla yüksek lezzet ve damak tadını standart hizmeti haline dönüştürüp değerli müşterilerini ağırlamaktan onur duymaktadır.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Son derece az olsa da, bizim gibi markaların başarısında en önemli faktör nelerin değişebilir, nelerin esneyebilir ve hangi konuların kesin değişmez olduğunu net tanımlamaktır, bu son derece önemlidir. Bu tanımlanan ana başlıkların inovasyon sürecleri içine giren tüm başlıklarının, başarı için kayıtsız şartsız uygulanması şarttır. Tabi bu uygulama marka anlayışımızı oluşturan kültürden ve geçmişimizden gelen ahilik geleneğimizi de bütünlemektedir. Markamızın ana değerlerinden, ürün çeşitlerine, personel görev tanımından dükkan konseptine kadar herşey, aslını taşıyan değerlerini kaybet- meden zamanın gereklerine göre çağdaş ve değişime açık olmalıdır.

Yenilikçilik, değişim ve liderlik ilkesi imalat ürün kalitesinden tüm operasyonlara kadar sürdürülmelidir. Sanırız başarımızın sürdürülebilirliği bu ana değerlerden ve kendimizle rekabet etmemizden gelmektedir.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?

Biz derneğin kuruluş ana fikrinin ve yapacakları uygulamaların son derece doğru olduğu kanaatindeyiz. Hafız Mustafa olarak 150. yılımızın içinde olgumuz 2014 yılında “yaşayan geleneksel tadlar ve tatlılar” adı altında bir festival hazırlığındayız. Dileriz ülkemizin geleneksel tadlarını yansıtacak bu büyük organizasyon için işbirliği yapabiliriz.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Bu popüler marka ve geleneksel marka anlayışına nasıl baktığımızla ilgili bir durum. Eğer satmak için bir marka geliştiriyorsanız, yapı taşlarını iyi görünecek şekilde tamamlayabilirsiniz. Yani bu şu demektir, genel kabul görür hizmet ve ürün. Fakat bizim gibi torunlardan, onların torunlarına bırakacağı bir markaysanız, o zaman markanızın sorumluluklarının sonuçlarından bir daha sorumlu olursunuz. O yüzden biz 150. yılımıza yakışan ürün kalitesi ve hizmet sunmakla yükümlüyüz. Markamız Hacı İsmail Hakkızade “Hafız Mustafa 1864” gibi markaların satılması ya da alınmasında sahip olduğu kültür ve geçmiş ayrı bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Şimdilerin moda yöntemi sayesinde küresele satış başarılı bir son gibi kabul edilse de, bizce bir ülkenin gücü ve küreselleşmesi o ülkenin sahip olduğu markalarla doğru orantılıdır. Bu bakış açısıyla malesef ülkemizden uluslararası bir marka çıkamamıştır.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

İçinde bulunduğumuz dönem itibarı ile son derece önemli olan dijital değişim konusunda markamız web sitesinden, sosyal medyadaki tüm uygulamaları bakış açımıza uygun olarak kullanmaktayız. Bu kullanımda yurt içi ve yurt dışından tüm müşterilerimizin yaygınlığımıza verdiği desteğe ve ilgiye de teşekkür ederiz. Uluslararası boyutta son derece yaygın tüm internet portal ve sitelerinde hatırı sayılır şekilde ilkler arasında olma yüzdemiz var.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Ülke yöneticileri öncelikle ülkemizi temsil etme kapasitesi olan markaları dünyaya açılması konusunda daha etkin olmalıdır. Zira bir ülkeye, ülke kültürünü temsil edebilme alt yapısı ve ürün seçenekleriyle giriyorsanız siz satış yaparken aslında ülkenizin kültürünü yayıyorsunuz demektir. Bu dolaylı da olsa ülke turizmine direk katkı sağlayan bir eylemdir. İtalyaya gitmeyen pek çok insan nasıl oluyor da pizzanın ana vatanının İtalya oldugunu bilebiliyor. Markamızın en başarılı ürünlerinden lokum dünyada “Turkish delight” olarak anılmaktadır. Devletimiz bu ürünü dünya markası olabilmesi yönünde proje geliştirmeli ya da markaların yapacağı projeler konusunda yol açıcı yüreklendirici olmalıdır.

HAMAMCIOĞLU

  Serra Hamamcıoğlu – TAŞKENT Hamamcıoğlu Müesseseleri T.T.A.Ş.

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

Hamamcıoğlu Müesseseleri Ticaret Türk. A.Ş. 1880 yılında İstanbul’da Ali Nuri Bey tarafından bir şahıs firması olarak kurulmuştur. Tarım ve deniz ürünleri ihracatı yapan firma, 1885’de Ali Bey’in vefatı üzerine oğlu Nuri Ali Hamamcıoğlu’na geçer. Gene şahıs firması olarak Nuri Ali Hamamcıoğlu’nun idaresinde aralıksız çalışmaya devam eden müessese, bu sürede büyük gelişmeler kaydetmiş ve her biri ana müesseseye bağlı çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Bu devrede Romanya’nın çeşitli şehirlerinde üç, Bulgaristan ve Yunanistan’da da birer şube açılmıştır. Ancak 2. Dünya Savaşı sırasında Kızılordu işgali nedeni ile bu şirketler kapatılmak zorunda kalınır.

Nuri Ali Hamamcıoğlu 1942 yılında Ticaret siciline no.333 ile ka- yıtlı bulunan müesseseyi “Anonim Şirket” haline dönüştürür ve işleri oğlu Zeki Hamamcıoğlu’na aktarır.

1949 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile şirketin ünvanı HAMAMCIOĞLU MÜESSESELERİ TİCARET TÜRK ANONİM ŞİRKETİ olur.

Hamamcıoğlu Müesseseleri ünvanına Türk isminin ilave edilmesi şerefi ile onurlandırılmış sayılı ve köklü Türk asıllı şirketlerden biridir.

Hamamcıoğlu, 1946 yılına kadar tarım ve deniz ürünleri ihracatı yapmaya devam eder. Ayrıca 1935 yılında Nihat Hamamcıoğlu’nun Belma Tokgöz ile evlenmesi ile 1908 yılında işletmeye açılmış olan Bü- yükada Splendid Oteli de Hamamcıoğlu firması idaresine geçer. 1947 yılında, şirket iş alanını ihracattan, ithalata; mal cinsini de tarım/ deniz ürünlerinden teknik ekipmanlara kaydırır.

Satış, teknik servis, yedek parça ve bilgi aktarımı konusunda kesintisiz ve en yüksek kaliteli hizmeti veren Hamamcıoğlu Müesseseleri dünyanın en tanınmış Bobcat, IngersollRand, Club Car, Doosan, Towerlight ve Orsta Stal gibi yabancı firmaları başarı ile temsil etmektedir. Şirketin merkezi İstanbul – Tuzla’da bulunmaktadır. Ankara, İzmir ve Adana, Antalya ve Trabzon’ da bürolar, Türkiye’nin diğer bölgeleri ve KKTC’de bayiler ile temsil edilmektedir. Ayrıca tarihi bir anıt niteliği taşıyan Büyükada Splendid Palas Oteli de her zaman ki iştihamı ile Hamamcıoğlu’nun gözbebeği olarak varlığını sürdürmektedir.

1994 yılında, Nihat Hamamcıoğlu’nun vefatından sonra idare oğullarına geçer. Münir Hamamcıoğlu ve Nuri Hamamcıoğlu, Hamamcıoğlu Müesseselerinin Murahhas azaları olup, şirket yönetiminden sorumludurlar. 2001 yılından itibaren ise yönetimde 6. kuşak aile fertleri de yer almaktadır.

Hamamcıoğlu Müesseseleri istikrar, kalite, güvenirlik, müşteri tatmininde mükemmeliyet, kesintisiz hizmet ilkelerini benimsemiş, kendini sürekli geliştiren ve yenileyen ancak geçmişinden ve kuruluş esaslarından ödün vermeyen bir müessese olmaktan gurur duyar.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Önce biraz istatistiklere değinelim. Tüm yapılan araştırmalar gösteriyor ki;

• Aile şirketlerinden sadece %30 ‘u ikinci jenerasyona geçebiliyor,

• Üçüncü jenerasyona geçiş oranı %10 – 15,

• Dördüncüye ise sadece % 3- 5 ara- sında.

Beşinci, hatta Hamamcıoğlu‘nun durumunda altıncı için yapılmış araştırma pek fazla yok, Usa Today de yayınlanan bir makalede bir şirketin 6. Kuşak da hayatta kalma olasılığı 500’de 1 olarak tanımlamış.

Peki, bu kadar zor ise Hamamcıoğlu olarak nasıl ayakta kalındı?

Bir kere daha hatırlayalım: Hamamcıoğlu 6. Kuşak da devam eden bir

• Aile şirketi,
• Yönetiminde de halen kuran ailenin fertleri bulunmakta,
• Borsaya açık değil.
• Hisselerin tümü aileye ait.

Amerikalıların yıllardır yaptıkları araştırmalar sonucunda buldukları “succcession planning” yani şir- ketin başına kimin geçeceğine önceden belirlenmesi ve uzun sürelerde yetiştirilmesi, başka bir değişle doğru planlama en önemli basamak.

Eğer bir sonraki yönetici aile bireylerinden seçilecekse, onların nasıl yetiştiği aileler için ne kadar önemli ise şirketlerin geleceği için de hayati bir etken haline geliyor.

Doğru eleme, doğru planlama, doğru yetiştirme ve doğru eğitim ile 10 sene içerisinde şirketin başına profesyonel mi yoksa bir sonraki jenerasyondan kimin geçeceği ya da ailenin denetleme kurulunda kimin yer alacağı şekillenmesi ile şirketin jenerasyonlarca yaşaması mümkün oluyor. Ortak hedef hep aynı! Aile işinin hem devamının sağlanması hem de aile kontrolü altında kalması.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Yüzyıllık Markalar Derneği, öncelikle Türkiye‘de ne kadar az 100 yıllık markanın olduğunun idrak edilmesini sağladı. Topluma bir şirketin 100 yıldan fazla yaşamasının ne kadar güç ve azim gerektiren bir iş olduğunu gösterdi ve toplumun takdirinin kazanılması için uğraştı.

Ayrıca etrafta bir sürü 100 yıllık olduklarını iddia eden firmaların aslında bunu birer reklam unsuru olarak haksızca kullandıklarına şahit oluyorduk. Şimdi kim sahiden 100 yıllık kim değil ortaya çıkıyor.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görü- yoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Markaların, doğru fiyat, doğru zamanlama ile doğru çözüm ortaklarına markalarını satmalarında bir sakınca görmüyoruz. Markalarımız bizim çocuklarımız gibi, emin ellerde daha iyi sonuçlar alacaklarını düşünürsek satılmaları normal.

Ama bizimgibi100yıllıkfirmalarda bir de 100 yıllık fiyat biçilemeyecek bir manevi değer var. İşte o çok düşünmeden teklif kabul etmeyi engelliyor. Bir tip savunma mekanizması diyelim!

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Hamamcıoğlu Müesseseleri, 1970’lerin başından itibaren zaten kurumsal bir yapıya geçti ve gençler ile çalışmayı ilke edindi. Gençler yenilikleri takip ediyor, biz de gençleri!

En basitinden müşterilere ulaşmak için internet, twitter, facebook, instagram gibi sosyal platformlarda varız. Önümüzdeki günlerde de nerede olmamız gerekiyorsa orada olacağız.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Devlet’in en azından bu markaları koruması ve ön plana çıkartması gerekli. Nasıl İtalyanlar, Fransızlar veya en başta Amerikalılar kendi markalarını koruyorlarsa, Türkiye’nin de kendi yarattığı veya yetiştirdiği markaları gözetmesi en doğrusu olacaktır.

KARACA

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…
Çift Geyik Karaca 1917 yılında Bandırma’da Çorap Atölyesi olarak, Karacabey kökenli Karaca Ailesi tarafından kurulmuştur. Kurucusunun adı kayıtlarda Karacabeyli Hocazade Çorapçı Halil olarak geçer. Çorapçı Halil, “Erozyon Dede” olarak bilinen Hayrettin Karaca’nın babasıdır. İşgal öncesi ve nüfusu henüz 60 bin civarı olan Bandırma’da, Atatürk Caddesi Çorapçılar Sokağı’nda bir çorap atölyesi olarak kurulan Çift Geyik Karaca, Türk tekstil tarihinde belki önemli bir milat sayılacak olan 1917’de başlayan bir öyküye imza atıyordu. Müteşebbis iş adamı, hayırsever rahmetli Halil Karaca işe, emaneten aldığı bir çorap makinesi ile başlıyor. Ve bu makine diğer makineleri doğuruyor. Yokluk yıllarında Çorapçılar Sokağı makine sesleriyle yankılanırken, işsiz ve fakir Bandırmalılara da güzel bir iş sahası açılıyor. Makine sesleri sadece Çorapçılar Sokağı’nda değil, dar gelirli ailelerin evlerinde de yankılanıyor. Karaca iş isteyen ailelere köyler dahil makine veriyor. Çünkü mal taleplerini fabrikadaki makineler karşılayamıyor- du. Bandırmalılar bu atölyeden çok ekmek yedi. 1924’de ilk fanela örgü makinesini, İstanbul’dan getirilen öğretici ustasıyla beraber merasimle atölye’ye getiren Karaca bu tarihler- de müessese 15-20 işçi çalıştıran bir atölye haline gelmişti. Hızla gelişen üretim, pazarlamayı Bandırma’nın dışına civar kasabalara kadar götür- dü. 1928’de Atatürk Caddesi üzerinde sonradan Çorapçı Sokak ismi verilen yerde müesseseye fabrika hüviyetini veren binanın temeli atıldı. Zamanla mamullerine Manisa, Bursa, İzmir ve hatta İstanbul’dan talep ve alıcı bu- lunca bu pazarların istediği daha kali- teli ve çeşitli mallar imal etmek zaruri olmuştu. Böylece o zamanlar için çok gelişmiş sayılan kartonlu yarı otoma- tik örgü makineleri alındı. Henüz Bandırma elektriğe kavuşmadığından bu makineleri çalıştırmak için o günkü deyimle “elektrojen grubu tesis edilerek muharrik kuvvet istihsal olundu”. 1930’dan sonra Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun verdiği imkanlardan faydalanarak ham ve yardımcı maddelerin bizzat ithali yeni bir güç kazandırdı. Müessese bu tarihlerde 100 işçilik Türkiye çapında bir fabrika haline gelmişti. Şartlar artık gerek imalat ve gerekse satış bakımından daha mü- sait olan İstanbul’a nakli zorluyordu. Aynı yıl İstanbul’da Küçük Han’da bir irtibat bürosu açıldı. Bilahare Bandırma’daki fabrika muhafaza edilerek Mahmutpaşa’da Biraderler Han’da bir imalathane tesis edildi. 1933’de halen toptan satış mağazası olarak kullanı- lan Emiroğlu Han’daki satış mağazası açıldı. 1935’de İstanbul’daki imalathane Emiroğlu Hanı’nın üst katına nakledildi. Aynı tarihlerde Alameti Farika Kanunu’na uyularak “Çift-Geyik” markası tescil edilip kullanılmaya başlan- dı. 1930-1933 yıllarında Bandırma Ticaret Odası Başkanı da olan Müteşebbis, ileri görüşlü rahmetli Halil Karaca hayırseverliğiyle de biliniyordu. Bandır- ma Verem Savaşı Dernek binasını bağışladığı gibi, Cumhuriyet İlköğretim Okulu ve Hacı Bekir Camiin arsalarını da bağışlamıştır.

1940’lı yıllarda Hayrettin Karaca, okul yıllarında, bir yandan çalışıp, bir yandan eğitimine devam ediyorken, İstanbul’da Boğaziçi Lisesi’ni de bitirince, babasının kurduğu işin başına geçti. 20’li yaşlarda ise artık, patron olarak Çift Geyik Karaca’nın tüm sorumluluğu babasının nezaretinde onun olmaya başlamıştı. 1949 Yılında Karaca Örme Sanayi olarak İstanbul’da faaliyetine başlıyor. Ancak Bandırma’dan tüm Türkiye’ye iş yapmanın zorluğunu göz önüne ala- rak şirketin İstanbul’a taşınmasına karar veriliyor. Hayrettin Bey 1949 yılında İstanbul’da “Hayrettin Karaca ve Kardeşleri” şirketini kuruyor. Ve Karaca 1950’li yıllarda Karaca Örme Sanayi olarak İstanbul’da faaliyetine bir sanayici olarak devam ediyor. Bu tarihlerde marka, artık öyle büyüyüp gelişmişti ki, özellikle İstanbul’da ve sonra da Ankara ile İzmir’de, trikonun örgünün adı olmuştu. O gün Türk sanayine olduğu kadar Karaca için de yeni ve gelişme imkanları veren bundan sonraki devre için de 1954’e kadar fabrika modern ve son sistem makine- lerle teçhiz oldu. Bu tarihlerde Karaca markası ulusal boyutlarda iş yapmaya başladı. Çift Geyik Karacayı 1917 yılında bir çorap atelyesi olarak kuran baba Halil Karaca 1956 da vefat ettiğin- de ise artık markanın tüm hakları Ka- raca Kardeşler’e devrolmuş oluyordu. 1961 İlk İhracat Danimarka’ya yapıldı. Sonrasında Yeni Zelanda, Avusturalya, Güney Afrika, Habeşistan, Ürdün, Fransa, Manoko, İsviçre, Avusturya, Batı Almanya, Kanada, Birleşik Amerika, Polanya, Rusya ve Fas’a ürün satılmaya başlandı. O yıllarda Birleşik Amerika’da 100’ün üzerinde ve çeşitli dış ülkelerde 400’den fazla alıcıya hitap edilmekteydi. Bu sayede Markalaşmanın henüz gündemde olmadığı yıllarda Çift Geyik Karaca, Türkiye’de marka bilinirliliği en yüksek markalardan biri oluyordu.

1970 yıllara gelince karaca 5 kıtada ve 35 ülkede satılan İlk Türk Ürünü olma ünvanını elde ediyor. Hayrettin Karaca’nın oğlu Atay Karaca yavaş yavaş işlerin başına geçiyor. 1966 Nisan ayında inşası bitirilip faaliyete geçilen, Topkapı’daki yeni fabrika binası 5.600 metrekare inşaat sahasına sa- hiptir. 370 işçi ve personeli ile senede 420 bin adet örme giyim eşyası imal edilmektedir. Bu rakamlar 1968 yatı- rımlarıyla yüzde 50 artmıştır. 1967’de 200 bin Dolarlık ihracat yapılmış olup 1968’de 320 bin Dolarlık ihracat programa alınmıştır. 1970’lere gelince ‘çift geyik’, artık bütün dünyaya satılıyor olmaya başladı. Böylece, Bandırmada doğan Karaca markası, ‘Beş kıtada satılan ilk Türk sanayi ürünü olmuştu. 1974 Karaca Holding Oluşu 1974 Yılında Karaca Örme Sanayi, Karaca Hol- dinge dönüşmüş ve seçkin bir marka olarak giyim pazarındaki tahtına yerleşmişti. 1980li yıllarda ise mağazalar zinciri ile tüketicinin gönlünde taht kurdu.

Türkiye için önemli bir değere sahip markayı devam ettirmek ve yaşatmak isteyen Yeni Profosyonel Yönetim 2010 Yılında Uyguladığı Pa- zarlama Ve Marka stratejileri ile Karacayı Hazır Giyim Markaları arasında “Modanın öncüsü bir marka” haline getirme çalışmaları başlattı. Marka ve etiket farklı şeyler. Bir ürün alırsı- nız o iyi bir etikettir ama bir de marka alırsınız onun keyfini yaşarsınız. Çift Geyik Karaca’nın amacı; markasının artık etiket değil, gerçekten bir mar- ka olduğunu duyurmak. Bunun için Karaca yönetimi gerekli şartların her ne olursa olsun yerine getirilmesi için proaktif uygulama modellerini devre- ye sokmaya başladı. Önce Karaca mev- cut Pazarını, 1917 ruhunu ve müşteri portföyünü inovaktif olarak yeniden yorumladı. Günümüzde köklü bir geçmiş olsa bile kesinlikle markaya yatırım yapılması gerekiyor. Bu yatırımında en doğru olanı tasarım ala- nında olmasıdır. “Yeni bir çıkış yakala- nacaksa bu hazırlanacak koleksiyona İtalyan elinin değmesi, çünkü onlar bu konunun uzmanı kişiler” diyerek Karaca, 3 tane tasarımcıyla beraber ünlü İtalyan Alfio Bonacchi ve Ailesi ile çalışmaya başladı.

Karaca, triko konusunda uzman ve kendisini üretim olarak bu yönde oldukça iyi geliştirmiş bir firma. Ancak yeni eğilim perakende alanında büyümek. İşte bu dönemde Çift Geyik Karaca, prensip olarak üretici olmanın yanında perakende alanında büyümeye karar veriyor. Bunun doğasına uygun hareket ederek hızla mağazalaşmaya başlıyor. Ayrıca perakendenin şirket merkezindeki plazalardan çok sağlıklı yürütülemeyeceğini düşünen bir marka olarak, iyi transferlerle güçlü bir saha operasyonu kurdu. Bu sayede Türkiye’deki rekabeti değil, dünyadaki rekabeti dikkate alarak hareket eden Karaca, perakendeciliğe son dönemlerde önem vermiş bir marka olmasına rağmen, hızla bu basmakları çıkarak büyük oyuncuların arasında yer almasını bildi. Hedefe 5-10-15’er yıllık planlar konuldu. 15 yıl sonra ulaşmak istenen nokta belirlendi.

Daha sonra ise klasik olarak ağır basan Karaca’ya yeni bir Tarz ve Gençleşme formatı “TOSS” line eklendi. Bu sayede Triko konusunda hep zirvede olan Karaca gençleşme yolunda önemli adımlar atmış oldu. Karaca, tamamen genç çizgilerle oluş- turduğu bu yeni markası TOSS ile farklı, gençlere yönelik yeni bir trend oluşturma hedefinde. 2011 yılında zaten var olan kadın giyiminde radikal bir çıkış yaparak farklı bir konsept ile çalışmalarına başladı. Çift Geyik Ka- raca Kadın Koleksiyonu’nda özellikle iş kadınlarına yönelik ilgi çekici bir ürünlere imza attı.

Türkiye genelinde 100 civarında mağazası olan Karaca, bine yakın çalışanı ve yıllık 2 milyon adet üre- tim kapasitesi olan Bayrampaşa’daki kendine ait fabrikasıyla Türkiye’nin gururu olmaya devam ediyor.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Türk müteşebbislerinin kurmuş oldukları üretim ya da pazarlama şirketleri başlangıçta marka olmak niyetiyle değil de, ticari kazanç elde etmek prensipleriyle doğdukları için çok uzun ömürlü olamamaktadırlar. Yine ülkemiz insanının yaratılışı gereği hiperaktif yapısından kaynaklanan yatırımcı çalışmaları, uluslarara- sı normlara göre değil de kabiliyetlere göre kısa sürede geri dönüşü arzu ettiğinden, yine şirketlerinin ömrü pek uzun olamamaktadır. Halbuki Avrupa ve Dünyadaki önemli markaların en az 25 yıl içerisinde palazlanmaya başladıklarını görmekteyiz. Karaca’nın uzun ömürlü olmasını ise şu 8 maddede özetleyebiliriz.

  1. Kalite odaklı olmak; Karaca prensiplerine göre kalite hedef değil standarttır. Bu mantık ve bu ilke içinde hareket ettiğinden markanın doğuşu olan 1917 yılından bugüne kadar kalitesinden asla ödün vermemiştir.
  2. Pazarlamada müşteri odaklı olmak; Müşteriyi iyi okuyup onun ihtiyaçlarına anında cevap verebilmek . Satış bugünü okumaksa Pazarlama yarını hazırlamaktır
  3. Sahanın sesini iyi dinlemek; Sahada bulunan ekibin eğitimini sağlamak, markalaşma yolunda gelişmeler ışığında onları örgütlemek, bilinçlen- dirmek başarıyı getirmektedir. Ekip Ruhu’nun kurulması ve çalışan motivasyonuyla başarı elde edilmektedir.
  4. Pazarlama faaliyetlerine önem vermek; Ulusal ve Uluslararası dağıtım kanallarının örgütlenmesi, yönetilmesi, performanslarının takip edilmesi.

5. İnovasyon’a açık olmak; yenilikçi olmak, yeni modeller, farklı tasarımlar, sağlıklı hammaddeler, ilginç mağaza konseptleri geliştirmek. İnovatif satış şekilleriyle müşteriyi mağazalara çekmek, ürünlerin yanında dijital sunumlar eşliğinde yeni satış teknikleriyle yenilikler sunmak,

  1. Pazarın ihtiyaçlarını iyi tespit etmek;
  2. Rekabette farkındalığı oluştur- mak ve bu yönde gerekli adımları atmak,

8. Marka Kültürünü oluşturmak;

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor? Ülkemizde oldukça sınırlı olan ve ne yazık ki sayıları yirmibeşi geçmeyen bu ömürlük markalarla Yüzyıllık Markalar Derneği’nin çatısı altında birlikte olmak çok sevindirici, ancak ülkemiz adına kabul edilebilir bir şey değildir. Son 10 yıl içerisinde devlet politikası olarak “10 Dünya Markası” oluşturma çabalarını destekliyoruz. Ancak henüz bir dünya markası çıkaramadık. Gözle görülen bir markamız THY, oda henüz istenilen seviyede, bahsedilen dünya markaları arasında değil. Belki bir araya geldiğimiz bu dernek çatısı altında güzel faaliyetlere imza atar ve bu uzun ömürlü marka- lardan dünya markaları çıkarabiliriz, diye düşünüyoruz. Uzun yıllar verilen uğraşlar gösterilen çabalar aslında sadece ulusal değil uluslar arası marka olma yolunda adımlar atılmış olsaydı bugün için daha sağlıklı sonuçlar doğabilirdi.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küresel- den gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Ülkemiz nüfus yoğunluğunun genç yapısı, her geçen gün artan eğitim düzeyi ve ekonomik göstergeler yabancı yatırımcıların gözünü ülkemize dikmesine neden olmaktadır. Yabancılar ile ortak olmanın temelinde finansal kısırlıklar yatmaktadır. Güçlü bilançolar eşliğinde marka bilinci gelişmiş bir yönetimin kendilerinde kalması şartıyla bu tür evliklerde herhangi bir mahzur bulunmadığına inanıyoruz. Burada itiraz ettiğimiz en önemli nokta markaların tamamen % 100 yabancıya satılmasıdır. Burada iyi noktalara gelmiş ülkemizin nadide marka değerlerinin finansal zorluklardan dolayı yabancılara satılmasının veya yaban- cı fonlar tarafından ele geçirilmesinin doğru olmadığını düşünüyoruz. Yabancı fonların özellikle bazı sektörlerde rekabet edemeyecek seviye doğru gitmesini de doğrusu tehlikeli ve endişe verici bulmaktayız. Türk yatırımcısının bu konulara daha hassas bakması gerektiğini düşünüyoruz.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütü- yor?

2014 yılından itibaren büyüme rakamlarımız, dijital alandaki oranı diğer perakendedeki büyümeye göre mukayese edilemeyecek düzeyde yüksek olacaktır. Dijital hedefimizi bir önceki yıla göre ise %200 büyüme olarak öngörmekteyiz. Bu e-ticaret ve mağazalarımızdaki tabletten koleksiyondan satış olarak kendini gösterecektir.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Aslında Ekonomi Bakanlığı’mız bünyesinde “Devlet Yardımları” ana baş- lığı altında dünyadaki diğer ülkelere göre markalar ve yatırımcıları destekleme noktasında önemli teşvikleri öngörmektedir. Ancak organize perakendede yer alan işletmelerimiz dışında binlerce kurum bu desteklerin farkında değildir. Desteklerden ve özellikle Turqualty programından yararlanabilmek ve sürekli bu programın içinde kalabilmek markalar için en önemli unsurlardan bir tanesi olması gerekirken, bu programa uyum sağlamak için gerekli altyapıyı hazırlamakta zorlanan markalarımız var. Bu markalara bu destekleri alabilmeleri için yeterli danışmanlık hizmetleri devlet tarafından sağlanmalıdır. Bazen markalar çok önemli birkaç noktayı atladıklarında bu destekleri alamamaktalar. Markaların gerek yurt içi gerekse yurt dışı tescil işlemleri gibi. Devletimizin bu konularda yönlendirici rolü olması gerekiyor. Ayrıca uzun ömürlü ve köklü olan markalara devlet desteği daha özenle yapılmalı, onlara özel koruma tedbirleri alınmalı.

İLANCILIK

    Cüneyt GÜNEŞ – İcra Kurulu Başkanı

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçir- diği değişimler, kilometre taşları vs…

İlancılık, 1909 yılında Türkiye’nin ilk reklam ajansı olarak kurulmuştur. 105 yıllık süreçte dünya savaşlarına, ekonomik krizlere, ihtilallere, pek çok sosyo-ekonomik değişime, en önemlisi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişe tanıklık et- miştir. İlancılık’ın kilometre taşları, aslında hem Türkiye’nin, hem de Türkiye’de reklamcılığın kilometre taşlarıdır.

Dönemlerin aynasıdır adeta İlancılık… 1910’lu yıllarda Fran- sızca reklam yayınlamış, Harf İnkılabı’ndan sonra ilanlarda hem eski hem yeni harfleri kullanmıştır mesela.

İlklerin ajansıdır İlancılık… İlk yürüyen billboard’dan ilk sinema reklamına, gazetelerde ilk sütun-santim uygulamasından ilk radyo reklamına kadar sayısız ilki gerçekleştirmiştir.

Yıllar içinde küresel ve lokal birçok markaya hizmet veren İlancılık, yüzlerce reklam kampanyasına imzasını atmıştır. Kuruluşunun temelini oluşturan yenilikçi ruh, yönetici kadrolarından en küçük birimine kadar bugün de aynı derecede etkindir ve ajansın her işinde kendini bütün gücüyle hissettirir.

İlancılık’ın yönetim kadrosunda üç kuşak görev almıştır; merhum İzidor Barouh, oğlu Yakup Barouh ve onun oğlu İlker Barouh… Ben de 1975 yılında metin yazarı olarak işe başladığım İlancılık’ta bugün, ajans ortağı ve Genel Müdür konumunda çalışmalarımı sürdürmekteyim. Sevgili Yakup Barouh ve İlker Barouh’la birlikte İlancılık’ı yeni bir yüzyıla taşımanın mutluluğunu ve gururunu yaşıyoruz.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Güvenilirlik, dürüstlük ve çalışkanlık, pek çok sektörde olduğu gibi bizim sektörümüzde de başarının anahtarıdır. Ajansımız, bunlara ek olarak reklamcılığın vazgeçilmezi olan yenilikçilik ve yaratıcılık kav- ramlarını çalışma ilkelerinin mer- kezine koyarak bir asrı devirmeyi başarmıştır.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Yüzyıllık Markalar Derneği, kendi sektörlerinde sembol olmuş, örnek gösterilen markalardan oluşuyor. Ajansımız da kendi sektöründe bunu başarmış bir marka. Birer kültürel değer haline gelmiş böyle nitelikli mar- kalarla bir arada bulunmaktan ve birlikte anılmaktan mutluluk duyuyoruz.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

İş hayatının merkezinde kazanç vardır. Eğer marka sahipleri ras- yonel bir bakış açısıyla markalarını küresel girişimcilere satmanın daha kazançlı olduğunu düşünüyorlarsa, satabilirler. Sonuç olarak, bu bir tercihtir.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Bir reklam ajansı olarak dijital dönüşümün merkezindeyiz. Dijital alandaki gelişmeyle birlikte bizler de kendi bünyemizde yeni bir kadro kurarak Digital Panzehir adında yeni bir dijital ajans oluşturduk. Bu ajans, dijital platformda öne çıkmak isteyen markalar için kreatif ve teknik çözümler üretiyor.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkı- ları neler olmalı?

  Nadir GÜLLÜ – KARAKÖY GÜLLÜOĞLU

Sorunuzda belirttiğiniz gibi köklü markalar ait oldukları ülkelerin itibarlarını temsil ediyor ve o ülkenin birer değeri haline geliyor. Ancak devlet bu markalara özel imtiyazlar verirse, diğer markalara haksızlık etmiş ya da rekabet koşullarını etkilemiş olur. Sadece, bu tür sembol markalar ekonomik bir açmaz içine girer ya da bir şekilde yok olmaya yüz tutarsa, ülkeye ait bir değerin yok olmaması adına devlet özel tedbirler alabilir ya da destek sağlayabilir.

KARAKÖY GÜLLÜOĞLU

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler kilometre taşları vs…

Markanın Osmanlı İmparatorluğu’na dayanan bir geçmişi var. Padişah yufkayı çok ince açan ustayı ödüllendirirmiş. 1. Dünya Savaşı sıralarında baklavanın önemi azalmış. 250 yıl önce Dedemin dedesi kervanlarla Şam ve Halep’e gelip burada uzun bir süre kalmışlar. Daha sonra Gaziantep’e gelip orada baklavayı insanlara sevdirmişler. İstanbul’daki ilk fırınlı baklava dükkanını babam 1949’da Karaköy’de kurmuş. Ben de babamdan 20 yıl sonra yine Karaköy’de 5 katlı baklava üretim tesisini kurdum.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz? 12″S”1″G”KURALIna bağlıyorum.
1- Saygı; Mesleğinize saygı duya- cak ve saygı duymadığın işi yapmayacaksınız.
2-Sevgi; Usta hamuru sevgiyle yoğuracak . Ruhunu yüreğini koyacak, yaptığı işi sevecek.
3-Sorumluluk; Kendin sevmediğin ürünü, başkasına yedir- meyeceksiniz.
4-Sadakat; Yaptığın işte sadık olacaksın.
5-Sahiplenmek, Aidiyet duygunuz gelişmiş olacak, kendi işiniz olmasa bile sizin işinizmiş gibi çalışacaksınız. O işi sahipleneceksiniz.
6-Sistem; Sitem sahibi olacaksın. Herkes ne iş yaptığını bilecek.
7-Süreklilik; Karaköy Güllüoğlu 60 yıldır aynı semtte. Adres marka haline geldik.
8-Sebat etmek,
9-Sabretmek: Bereket azdadır. Un mübarek bir üründür. Bu işi yapan, bu işten bereketlenir. Ekmeğe, nimete saygı duyarsan bereketli olur. Aza kanaat etmeyen, çoğu bulamaz.
10-Savaşmak; Hiçbir zaman mücadeleyi bırakmayacak, hangi zorluklar çıkarsa çıksın karşınıza, basan için mutlak mücadele şarttır, yılmayacak çalışacak, gerekirse savaşacaksınız.
11- Samimiyet; Yapmacık olma.
12-Samimi ol; herkese karşı samimi ve içten ol . Ve bir de G var ki, o da Gülümseme; Gülümsemeyen ya da gülümsemeyi başaramayan esnaflık yapmasın.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Unutulmaya yüz tutmuş yüzyılık markalar gündeme geldikçe değeri ve insanlar tarafından talebi artıyor.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satınalma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Bir yerde bir baş olur, iki baş olursa aile işletmeleri yürümüyor. Burada iki tür ruh çarpışıyor: Tüccar ruhu ve esnaf ruhu. Tüccar ruhu kasayı , parayı düşünür, ama esnaf ruhunda ustalık ve zanaatkârlık ön plandadır, tabelayı düşünür, tabela “marka” demek. Bu tüm aile şirketleri için geçerli. Nadir Güllü olarak, aile işletmelerinde, özellikle el sanatlarına dayalı işletmelerde kurumsallaşmanın kesinlikle tam anlamıyla olmayacağını savunuyorum. Kurumsallaşmada şu mantık var: “Sen sistemini kur kardeşim, adamları yerine oturt, sen uğramadan da dükkan döner”. Ama dönmüyor işte, dönüyor diyenlerin hepsi kaybetti.

Şubeleşmenin kaliteye olumsuz yansıyacağını düşünüyorum ve bu nedenle dikey büyüme modelini izlemeyi doğru buluyorum. Tüm taleplere Karaköy’den tek şubeden cevap vermeye çalışıyoruz. Yani büyümeyi yayılarak değil kendi içimizde büyüyerek gerçekleştiriyoruz. “Mesela otellerden çok teklif alıyoruz. Yurtdışında yatırım yapmamızı istiyorlar. Ancak bu işler göründüğü kadar kolay değil. Bizim üretimimiz tek yerde ve doğrusunun da bu olduğunu düşünüyoruz. Birçok otelin müşterisi de özel olarak istiyor. Resepsiyondan bizi arayıp talepte bulunuyorlar, biz de bu- radan paketleyip gönderiyoruz. Yurtdışında düğünlere bile ürün gönderdiğimiz oluyor. Buradan Dubai’ye birkaç saatte baklava gönderiyorum. Orada şube açmaya gerek yok. Yani kendi içimizde dikey büyüme varken neden yayılalım. İşin kolayına kaçmadan, en kaliteli şekilde hizmet vermeye çalışıyoruz. El yapımı limonata sunuyoruz. Demleme çay sunuyoruz. Şu an gençler bize tatlı yemeye geliyor. Onlara büyük özen gösteriyoruz. Çünkü o gençler 5-6 yıl sonra gerek yurtiçinde gerek yurtdışında üst düzey şirketlerde görevler alacaklar. Biz turizmi de böyle komple bir iş olarak görüyoruz.

Çeşitli AVM’lerden gelip “Burada şube açın” dediler. Kabul etmedik. Ben baklavacıyım, geleneksel el sanatı üretiyorum. Ticari ruhtan çok esnaf ruhuyla üretim yapıyorum. Karaköy Nadir Güllü markası iddia ediyorum her yerde daha itibarlı olacak. Her firmanın kendine özgü üretimi, çalışması var. Benim sistemin yöresinden, mevsiminde ham madde almak, kendi bildiğim işi yapmak (keba- ba, lokuma, helvaya girmemek), çalışan gibi iş başında olmak, pazarlamada da çok kaliteli ve çok hesaplı satış yapmak.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Digital pazarlama çok hızlı gelişen bir alan. Biz de bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bunun için e-ticaret sitesi kurduk (www. karakoygulluoglu.com). Bize sıkça sorulan “Neden şube açmıyorsunuz?” sorularına da güzel bir çözüm. Ancak bunu hemen “yaptık oldu” şeklinde yapmadık. Biz neden şube açmıyoruz dedik? Müşteriye aynı kalitede ve tazelikte baklavayı ulaştıramayacağımız için. İnternette de buna dikkat ettik. Kargo firmalarıyla birçok görüşmeler oldu. Bunların hepsi baklavayı en kısa zamanda ve en iyi şekilde müşteriye ulaştırmak içindi. Şimdi kurumsal ve e-ticaret sitelerimizi profesyonel bir ajansla çalışarak yeniledik ve yurtdışı siparişleri almaya uygun hale getirdik.

Bunun yanında sosyal medyada da etkiniz. Twitter, Facebook, Instagram, Pinterest gibi mecra- larda hesaplarımız var. Özellikle Twitter ve Facebook’ta müşterilerimizle daha birebir yakın ilişki kurabiliyor ve taleplerini değerlendirebiliyoruz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları ne olmalıdır?

Ümit ERSOY – Genel Müdür

Devletin bizim gibi tarihi markalara sahip çıkması gerekiyor. Bakanlıklar, ticaret odaları, KOSGEB ve kalkınma ajansları gibi kurumlar aracılığıyla, 100 yıllık markaların varlığının sadece Türkiye’ye değil, dünyaya da duyurulması gerekiyor.

KOMİLİ

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs… Ölümsüz ağacın nimetlerini insanlığa sunmak için yola çıkan Komili’nin öyküsü, 1878 yılında, Midilli’nin Komi Köyü’nde başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Komili, Ayvalık’ın bereketli toprakla- rına taşındı. 1960 yılında, o zamana göre çok yeni olan kontinü sistemle zeytinyağı üretimine başlandı ve 1970 yılında Türkiye’nin ilk fiziki rafinasyon tesisi kuruldu. 2008 yılından bu yana Ana Gıda bünyesinde gelişimini sürdüren Komili, Türkiye’nin ilk ve en köklü zeytinyağı markası… Komili, ustalığıyla zeytini en iyi şekilde işleyerek zeytinyağında muhteşem lezzete ulaşıyor ve bu lezzeti üreti- minin her aşamasında koruyarak 136 yıldır sofraları ziyafete dönüştürüyor. Komili’nin eşsiz tat ve kokuya sahip zeytinyağları başta Ayvalık ve körfez bölgesi olmak üzere Ege’nin en iyi zeytinlerinden, 136 yıllık deneyim,

bilgi birikimi ve hassas kalite kriter- leriyle tüketicinin damak tadına en uygun şekilde, modern teknoloji ile donatılmış tesislerde elde ediliyor. Sektörün lider markası olarak Komili, Türkiye’de zeytinyağı kültürünün gelişmesi ve tüketiminin artırılması misyonuyla üreticinin ve tüketicinin bilinçlendirilmesi, verimliliğin artı- rılması ve maliyetlerin düşürülmesi gibi konularda çalışmalarını sürdürü- yor. Geçmişten bugüne gerçekleştiri- len tüm faaliyetlerinde zeytinyağının lezzet ve sağlığını vurgulayan Komili, ülkemizin zeytin kültürünü zenginleştirmeye, zeytine ve zeytinyağına hak ettiği değeri kazandırmaya yöne- lik birçok projeye de imza atmaktadır.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Komili kurulduğu günden itibaren öncü, yenilikçi, tüketici ile iletişim kuran ve kaliteden ödün vermeyen bir marka olmuştur; istisnai ve uzun ömürlü bir marka olamamızı buna bağlıyoruz. Zeytinyağının kalitesini belirlemek diğer yağlardan farklı bir uzmanlık alanıdır. Naturel zeytinyağlarında kalite dendiğinde, iki faktör önem taşır. Birincisi, kimyasal analizlerle ölçülebilen değerler. Diğer faktör ise tadı ve kokusudur. Zeytinyağının tadı ve kokusunu belirleme işlemine “degüstasyon” denir. Komili ürünleri hem analizlere tabi tutulur hem de özel degüstasyon ekibi tarafından kalite standartlarına uygunluğu test edilir. Komili’nin değişmeyen kalite ve lezzetinin sırrı işte bu tadım uzmanlarının ekspertizi ile gerçekleşen degüstasyon işlemlerinde saklıdır.

Komili geçmişten günümüze hep inovatif çözümler sunan bir marka olmuştur. Örneğin geçmişte sektörün en önemli sorunlarından biri ambalaj sıkıntısıydı. Mevcut ambalajlar kare teneke kutular şeklindeydi ve üretimde yaşanan sorunlar sızıntılara yol açıyordu. Komili, bu sorunun üstesinden sunduğu yenilikçi çözümlerle gelmeyi başardı. Zeytinyağını silindir teneke kutularda, yeni tasarım ve logosuyla piyasaya çıkardı; “Yeni Komili Altın Kutuda” kampanyasıyla tüke- tici marka yakınlaşmasını sağladı.

Komili daha sonra Türkiye’nin zeytinyağı başkenti olan Ayvalık’ta üretildiğini vurgulayan ve “içilecek nitelikte” olduğu sloganıyla destek- lenen iletişimiyle pazarda önemli bir başarıya imza attı. Komili’nin yenilik- çi duruşu, her dönemde kendinden söz ettirdi. Tüketiciye küçük ambalajda kullanım kolaylığı sunan, maliyet avantajı yaratan ve zeytinyağını daha çok haneye ulaştıran “plastik ambalajı” da ilk kez Komili kullandı. Şişe kapaklarında görülen sızma ve kullanım sorunlarına yönelik olarak, kolay açılabilen ve yağın sıçramadan dökülmesini sağlayan şişe kapakları, yine ilk kez ve uzun süre boyunca sa- dece Komili tarafından kullanıldı.

Komili, Ana Gıda’ya katılmasının ardından, çağdaş bir anlayışın eseri olan yeni ambalajına geçiş yaptı ve Gamze Güven imzalı yeni şişe tasarımıyla zeytinyağını dolabın alt rafından tezgah üstüne çıkarmayı başardı. 2012 yılında gerçekleştirilen etiket değişikliği ve bu değişikliği tüketiciye yansıtan iletişim kampanyasıyla Komili sektöre ışık tutacak bir yeniliğe imza attı. Türkiye’de zeytinyağı kullanımının gerek alışkanlık gerekse fiyat gibi sebeplerden dolayı sadece soğuk yemekler ile kısıtlı kalmasından yola çıkarak, kullanım alanını genişlete- cek, zeytinyağı tüketimini teşvik edecek bir çalışma başlatıldı. Komili ambalajları üzerine “soğuk”, “sıcak”, “çıtır ve hafif”, “yerel lezzetler” gibi yön- lendirmeler yerleştirildi ve sıvı yağ çeşitlerinin hangi yemeklerde kulla- nılabileceği vurgulandı. “Komili’nin yeni etiketleri, “Ustaların Lezzet Sırrı” ve “Sıcak – Soğuk Lezzetler” reklam kampanyalarının desteğiyle, hangi yağın nerede ve nasıl kullanılması gerektiğine dair güçlü bir algı yarattı. Sektörün lideri olarak büyük zincir marketlerde kategori giydirme ve stand çalışmaları da yürüten Komili, “sıcak-soğuk” iletişimine bu mecralar- da da yer veriyor. Komili, zeytinyağı pazarını büyütmeyi hedefleyen ileti- şim çalışmalarına devam ediyor.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin mar- ka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Yüzyıllık Markalar Derneği; Türkiye’nin ekonomik ve kültürel anlamda temel taşları olan, Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet’in kurulması ve günümüze kadar ticari, ekonomik ve kültürel hayatın merkezinde yer alan kıymetli markaların, yüz yıldır yaşattıkları ortak değerlere sahip çı- karak ortak bir platformda buluşmaları, gelecek yüz yıllarını Türkiye’nin geleceği ile birlikte şekillendirerek markalaşma süreçlerini korumak, geliştirmek, gelecek nesillere tek elden aktarmak için bir araya gelmeleri ile oluşmuştur. 136 yıllık geçmişimizle Komili markası olarak 100 yıllık mar- kalar derneğinin bir üyesi olmaktan dolayı öncelikle gurur duyuyoruz. Derneğimiz bünyesindeki markalar ile beraber ortak projeler ve işbirlikleri yapıyoruz. Komili ve 100 yıllık markalar derneği işbirliğinin hem Komili’ye hem de derneğe pozitif kat- kısı olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Özellikle son dönemde Türk firmalarını satın almaya yönelik talebin arttığını görüyoruz. Bu satın almalar marka için faydalı olabileceği gibi zararlı da olabilmektedir. Teklif değerlendirilirken; markanın orta ve uzun vadeli planlarının belirli olması, küresel alıcının pazar dinamiklerini ve markanın pazardaki konumunu anlamış ve markayı satın aldıktan sonra gideceği yönü çok iyi belirlemiş olması önemlidir. Çok başarılı olan ulusal markaların küresel yönetim ile başarılı olamadığı örneklerin var olması gibi bunun tam tersi başarılı örneklerin de olduğunu biliyoruz.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Komili her zaman modern, değişen koşullara adapte olmuş, pazardaki yenilik ve değişimlerin öncüsü olmuş bir markadır. Dijital değişim döneminde de 136 yıllık marka değerlerimizi korurken aynı zamanda bu dönüşüme ayak uydurmuş yenlikçi bir marka olarak çalışmalara devam ediyoruz. Komili markası olarak Komili Zeytinyağı kurumsal web sitesi (www.komilizeytinyagi.com.tr) ile zeytinyağı hakkında detaylı bilgilere ulaşılabilecek bir kaynak sunmaktan mutluyuz. Bu sayfamız ile zeytinyağı hakkında mevcut bilgileri iletmenin yanında tüketimi özendirici yeni içerikler de sunuyoruz. Bunun yanı sıra Ağustos 2013’te tüketicilerimiz için “Komili Lezzet Mahallesi” adlı sanal bir mahalle platformu oluşturduk. Bu mahallede şeflerin tarif videoları, zeytinyağı hakkında kapsamlı bilgiler, güncel makaleler ve çeşitli oyunlar gibi bir çok eğlenceli bölüm bulunmaktadır. Lezzet Mahallesi’nde ‘‘Hakiki Lezzet Atöltesi’’nde usta şeflerimizden lezzetli tarifler öğrenebilir, soğuk & sıcak lezzetler ve tatlı & pasta yapımı üzerinde uzmanlaşabilirsiniz. Tüketicilerimizle sürekli olarak iletişim içinde bulunduğumuz Komili zeytinyağı facebook sayfamız ile de Komili lezzet mahallesi iletişimimizi destekliyoruz. Ayrıca yeni bir satış kanalı olan interneti de kullanıyor, profesyonel partnerlerle çalışıyoruz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Markalaşma bütün dünyada rekabet gücünü arttıran bir unsurdur. Rekabet gücünün artması ile daha fazla üretim daha çok yatırım yapılabilir. Bu markaların yaratılması ülkelerin ekonomilerinin de gelişmesi için son derece faydalıdır. Bu markalar ulusların kimlikleri ile bütünleşmişlerdir. Bu sebepten yönetimler markalaşmayı desteklemelidir. Yüzyıllık marka olmak hiç bir coğrafyada kolay değildir. Bu markaların korunmasına yönelik sunulan destekler bu markaları güçlendirirken, aynı zamanda diğer markaları da uzun süreli düşünmeleri için özendirecektir.

ULUDAĞ

Utku ERDEM – Kıdemli Marka Müdürü

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

Keşiş Dağı Maden Suyu İşletmesi, 1870’li yıllarda, saraya mensup ailelerden Beylerbeyli İbrahim Talat Bey, kayınbiraderi Mehmet Fuad Bey ve Fransız bir yatırımcı olan Monsieur Bourousine ortaklığıyla kuruldu. 1912 yılında, dönemin pa- dişahı Sultan V. Mehmed Reşad Han, Osmanlı İmparatorluğu döneminin ilk maden suyu işletme ruhsatını, Keşiş Dağı Maden Suyu’na verdi. Bu sayede 26 Mayıs 1912 tarihi itibariyle Keşiş Dağı Maden Suları işletmesi resmi bir müessese haline dönüştü.

1925 yılında, Türk Tıp Tarihi Kurumu’nun kurucularından Şevki Bey, Keşiş Dağı üzerine hazırladığı raporunda dağın isminin Uludağ olarak değiştirilmesi talebinde bu- lundu. Mareşal Fevzi Çakmak da bu öneriyi uygun gördü ve 1926 yılı iti- bariyle “Keşiş Dağı” “Uludağ” adıyla anılmaya başlandı. Bu değişiklik üzerine, Keşiş Dağı Maden Suyu markasının Uludağ Maden Suyu olarak değiştirilmesi için başvuruda bulunuldu ve başvurunun kabulüyle işletmenin ismi Uludağ Maden Suları olarak değiştirildi.

6 Eylül 1931’de, Uludağ Maden Suları şirketine, dönemin Cumhur- başkanı Gazi Mustafa Kemal tarafın- dan Uludağ Maden Sularını işletme imtiyazı ve unvanında “Türk” ibare- sini kullanma hakkı verildi ve böyle- ce şirketin ismi Uludağ Maden Suları Türk Ltd. Şti. olarak değiştirildi.

1931 yılında Nilüfer Gazoz Fabrikası’nın sahibi Bursalı sigorta- cı Mehmet Hakkı Bey, Uludağ Maden Suları Türk Ltd. Şti.’nin, Bursa şehr-i vilayeti, Yalova kasabası ve kaplı- calarının başbayiliğini aldı. 1933’te de Mehmet Hakkı Bey mültezim sıfatıyla Uludağ Maden Suları Türk Ltd. Şti.’nin tüm işletme haklarını devraldı. 1958 yılına gelindiğinde ise Uludağ Maden Suları Türk Ltd. Şti.’ye ait tüm hisseler Erbak ailesinde toplandı. Uludağ Gazozları ile Uludağ Maden Suları’nın tek elde toplanmış olması, pek çok yeni yatırımı da gerekli kıldı.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Uludağ İçecek olarak şirketimizin en önemli misyonu kaliteden ve inovasyondan ödün vermemesidir. Ar-Ge departmanımız, yeni ürün geliştirme faaliyetlerini sürekli sürdürdüğü gibi mevcut ürünlerimizi iyileştirme çalışmalarına da devam

etmektedir. Yeni bir ürünü tüketicilerin beğenisine sunmadan önce; hedef kitlenin damak zevkine uygun en doğru lezzete ulaşabilmek için yüzlerce deneme yapıyor, ardından; tüketici için en kullanışlı ve yenilikçi ambalajları oluşturuyoruz. Bunun sonucunda da Uludağ İçecek olarak, sektörde pek çok ilke ve başarıya imza atmaya devam ediyoruz.

Uludağ İçecek olarak; kalitesinden ödün vermeyen, yenilikçi, farklı ve sağlıklı ürünler geliştirmek olan misyonumuz doğrultusunda; Türkiye’ye ve dünyaya güvenli ve aynı zamanda da beğenilen ürünler sunuyor; fark yaratan ürünlerimiz ve kurulduğumuz ilk günden beri taşıdığımız yenilikçi ruhumuzla da kararlılıkla büyümeye devam ediyoruz.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Ülkemizin 100 yıllık markalarının tek bir çatı altında toplanması ve bu markaların devamlılıklarını sağ- lamak ülkemiz için büyük bir değer- dir. Köklü geçmişe sahip markalar sadece şirket sahipleri için değil aynı zamanda bir ülke için de paha biçilemez servetlerdir. Yüzyıllık Markalar Derneği de bu servetleri tek çatı altında toplayarak bu değerlerin bir arada olmasına olanak sağlıyor ve 100 yıllık bir hikayeye sahip olan bizleri bir arada tutarak daha güçlü kılıyor.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir?

Belirttiğiniz gibi, başarılı Türk firmaların yabancı sermaye tarafından kısmen ya da tamamen alındığı örnekler giderek artıyor. İlgili firmaların iç dinamiklerini bilemeyeceğimiz için bu kararlara saygı duymak gerekir. Uludağ İçecek olarak biz, işimizi en iyi şekilde yapmaya devam ederek ve gerekli yatırımlara imza atarak sağlıklı büyümemizi sürdürmeyi öncelikli hedef olarak görüyoruz. Son on yılda reel olarak on katı aşan bir büyüme gerçekleştirdik. Bu büyümenin motoru 2001 yılından bu yana yapılan yatırımlardır. 2003-2005 yılları arasında tüm üretim tesislerimiz sıfırdan kuruldu. 2007 itibarı ile yatırımlar daha çok kapasite artırı- mına yönelik oldu. 2013 yılında üre- time yönelik yapılan yatırımlar 40 milyon liranın üzerine çıktı.

Son yıllarda ihracat pazarları- mızda da, özellikle MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) bölgesi ve Irak’ta etkinliğimizi artırdık. Son üç yıldır yapılan satış dağıtım yatırımları neticesinde meyve aromalı ma- den suyu markamız Uludağ Frutti, Irak’ta kendi kategorisinde jenerik marka olmayı başardı. Irak’ta gerek Uludağ Frutti, gerek Uludağ Frutti Extra markalarımız için reklam çalışmaları yaparak satışlarımızı artır- dık. Ayrıca bölgeye özel fuarlarda yer alarak Irak ve çevresindeki dağıtım ağımızı kuvvetlendirme yolunda adımlar attık. Kısa sürede ülkenin en önemli içecek markası haline gelmek için yatırımlarımızı sürdürüyoruz. 2012 yılında Filistin’de de doğru dağıtım kanallarının oluşturulması ve bölgesel stratejiler doğrultusunda ihracatta önemli mesafe kat ettik. Özellikle rekabetçi olduğumuz maden suyu kategorilerinde mesafe aldık, geleneksel gazozumuz ile de büyük beğeni sağladık. Gerek marka algısı, gerek turizm potansiyeli, ge- rek lojistik artıları sebebiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de yatırımlarımız sürüyor.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Uludağ İçecek olarak şirketimizi bu- güne kadar farklı kılan unsur, yeni- liklere açık bir vizyon benimseyerek bunu şirket kültürü haline getirme- sidir. Dolayısıyla gelişen ve değişen düzenlere 100 yıldır ayak uydurabil- diğimiz için bugün Türkiye’nin 100 yıllık firmaları arasındaki yerimizi alıyoruz.

Bu bağlamda düzenli olarak pa- zarlama yatırımlarımızı da artırı- yoruz. Geçtiğimiz 5 sene içerisinde pazarlama bütçemiz üç katına çıktı. Pazarlama bütçemiz içinde dijital mecralara ayrılan oranın giderek artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin son yıllarda internet üzerinden dizi izleme rakamlarının artışına paralel olarak ilgili mec- ralara olan yatırımlarımızı da ar-

tırdık. Ancak ülkemizde hala çok ciddi bir televizyon tüketiminin söz konusu olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir, dolayısıyla TV reklamları iletişim bütçemiz içinde aslan payını almaya devam ediyor.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Türk markalarının yurtdışındaki temsil gücünü artırmaya yönelik ola- rak yürütülen belli teşvik çalışmala- rı mevcut bildiğiniz gibi. Turquality başta olmak üzere çeşitli marka des- tek projelerinin verimli şekilde de- vam edebilmesi için firmalar ile dev- let kurumlarının sağlıklı bir işbirliği içinde olmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.

Ömer Fatih AYDIN – Yönetim Kurulu Başkanı ve 3. kuşak temsilcisi


TEVFİK AYDIN

Marka hikâyenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…

Firmamız Trabzon’da dedem (Kabazade) H. Mehmet Nuri Aydın tarafından kuruluyor. Kendisi müstantik. Şimdiki tabiri ile sorgu hâkimi. O zamanki kanunlara göre devlet memurlarının ikinci bir işte çalışabilmesi mümkün olduğundan; yeniliklere açık, müteşebbis biri olması ve aile- sini daha iyi geçindirebilmek amacıyla o günün yeni mesleği saatçilik ve gözlük işine giriyor. Trabzon’da Kunduracılar Cad. No.15’te 1889 yılında ilk mağazasını açıyor.

Şehrin ileri gelenlerinden ve güvenilir bir insan olan dedemin dükkânı, zaman içinde İstanbul’dan istenen ve o zamanın şartlarında bulunması ve nakliyesi zor olan birçok ma- lın sipariş ve teslimat yeri gibi oluyor. Hala ücra kasabalarda bu tarz dükkânlara rastlanır. Üzerindeki tabelada “Bulunur” yazar. Daha sonraki yıllarda radyo’nun gündeme gelmesi ile Trabzon bölgesi Philips radyo bayiliği alınıyor. Radyo’dan kadın sesi duyulması hatta kadının şarkı söylemesi başta şehrin muhafazakâr kesimi tarafından gâvur icadı ve günah diye yadır- gansa da aynı zamanda Hacı olan dedem yenilikleri sunmaya devam ediyor.

Ticaret Lisesi’nde okurken babasına dükkânda yardım eden ve saatçiliği de öğrenen babam Tevfik Aydın, ticareti, siparişler için İstanbul’a gidip gelerek, mal alıp satarak çok ufak yaşta öğreniyor. 1940 yılında İstanbul’da o zamanın en önemli meydanlarından olan Eminönü meyda- nında ilk şubeyi açmaya karar veriyor ve saat, optik ve Philips bayiliği işini devam ettiriyor. İstanbul halkına İTÜ’nün deneme yayınları sırasında ilk televizyon görüntüleri yine Eminönü mağa- zamızdan yayınlanıyor. 1940’larda İstanbul’da çok fazla Türk ve Müslüman tüccar, bilhassa saat ticareti konusunda bulunmuyor. Türklerin tercihi ve gözde olan meslekler daha ziyade askerlik ve devlet memurluğu. Bu nedenle Tevfik Aydın kendi konusunun ilklerinden biri oluyor.

İstanbul’da Suriçi denilen tarihi yarımadada istimlaklar ve yer değiştirmelerle şu an üçüncü yerimiz olan Sirkeci Hobyar bölgesinde faaliyetimize devam etmekteyiz. Mekanik Saat konusunda ihtisaslaşan firmamız Quartz saatlerin piyasaya hâkim olduğu yıllarda biraz etkilense de varlığını sürdürmüştür. 2006 yılında Kanyon AVM’de açtığımız şube ile birlikte mümessili olduğumuz Meistersinger, Nomos Glashütte ve Zeno-Watch Basel gibi kol saati ve Modalo saat kurma aparatları ithalatına ve İsviçre saatleri ağırlıklı olarak perakende işimize devam ediyoruz. 2012 yılında kızım Canan Aydın Önder’in de ise girmesi ile şirke- timizde dördüncü nesil başlamış oldu.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Dedeme bir gün meraklı bir müşteri: “Çok saat sattın mı?” diye sormuş. Dedemin cevabı şöyleymiş: “Biz saat satmayız, müşteri beğenir alır”. Firmamı- zın prensibi haline gelen bu ce- vap dedemin mal temininin çok zor olduğu yokluk zamanında bile aslında pazarlama yaptığı- nın bir göstergesidir. Prensibi- miz, piyasamızın satıcının de- ğil daima müşterinin piyasası olduğu ve satışın sadece müş- terinin beklentileri ve arzusu yönünde gerçekleşebileceğidir.

Eski bir tabir vardır: “En kötü müşteri bile en azından malın tozunu aldırır’ derler. Müşterinin isteklerine ve so- rularına doğru cevaplar vermekten yılmayız. “Bu alır, bu almaz” gibi müşterilerimizi kategorize etmeyiz. Hareket berekettir, yeter ki bolca müşteri- niz olsun!

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
100 yıllık markalar derneğine üye olma amacım bugüne ait olmak ve markamın kültürel mirasını korumaktır. Zaten eğer bugüne ait olabildiysem kültürel mirası korumuşum demektir. Yoksa dedemin mirası sadece kuruluş tarihinin eskiliği olarak tarih sayfalarında kalırdı. 100 Yıllık Markalar Derneği benzer geçmişe sahip, bu sürecin bütün zorluklarına göğüs germiş markaların bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Böyle bir dernekte fikir alışverişinde bulunmayı ve ortak ha- reket etmeyi çok önemsiyorum. Hepimiz Türkiye’de markalaşma olmadığından yakınırız. Bu ne- denle var olan, hem de yüzyıllık olan markalarımızı korumamız gerektiğine inanıyorum.

Türkiye’den çıkan iyi sayılabilecek markaların biraz sivrilince küreselden gelen satın alma tekliflerini çok düşünmeden kabul ettiklerini görüyoruz. Bununla ilgili yorumlarınız nelerdir? Sadece Türk markalarının değil dünya çapındaki birçok markanın zaman içinde küreselleşme nedeniyle el değiştirmekte olduğunu görüyoruz. Türk firma- larının da kendi konularındaki (Godiva, Grundig gibi) ünlü dünya markalarını satın aldığını biliyoruz. Küçük olsun benim olsun düşüncesi ile hareket etmiyorsak bunun normal bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Kanımca burada duygusallık değil markanın geleceği ve doğru kimselere markanın geçmişinin ve kültürel mirasının teslim edilmesidir.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Sosyal medyanın piyasamıza yön vereceği kanısındayım. Artık her türlü bilgi internette mevcut. Önemli olan markanızla ilgili doğru bilgiyi internette yayınlamak ve potansiyel müşterinizle buluşturmak. Bunun için www. tevfikaydin.com websitesini kurduk. Ayrıca, iş konumuz olan saat ve kalem hakkında bu konu- nun meraklılarına ulaşmak ve onlarla fikir alışverişinde bulun- mak amacıyla Usta Saati (www. ustasaati.com) adında bir blog da yazıyorum. Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarımız üzerin- den de saat meraklılarıyla inte- raktif bir iletişim içindeyiz. Ma- ğazalarımız kapandıktan sonra bile saat meraklıları bize bu mec- ralardan her an ulaşabiliyorlar. Özetle, biz bu dijital dönüşüm sü- recinde, stratejimizi “Her zaman ulaşılabilir olmak” prensibi üze- rinden kurguluyoruz. Özellikle genç müşterilerimiz için bunun önemini kavradık. Yegâne ama- cımız olan “Bugüne ait olmanın” baş şartı bu.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?
Kuruluş öncesi çalışmalarımızı da katarsak, yaklaşık üç senedir önemli bir kısmı benim firmam gibi Kobi ölçeğinde olan, Türkiye’nin yüzyıllık köklü firmaları ile bir araya gelerek, tecrübelerimizi aktarmak, markalarımız nezdinde Türkiye’nin tanıtımını sadece kısıtlı dernek aidatları ile yapmak için çalışıyoruz. Bu çerçevede, devletin, derneğimizin faaliyet konusuna giren projelere maddi destek vermesi ve yardımcı olması çok önemli ve gereklidir.

PANDELİ

Marka hikayenizi anlatır mısınız? Kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği değişimler, kilometre taşları vs…
Pandeli Çobanoğlu, Niğde doğumlu Rum kökenli bir Türk vatandaşı. Çocuk yaşta Çukurhan’da babasının yanına geliyor. Önce bulaşıkçılık ve daha sonra merdiven altında köfte piyaz ile lokantacılık serüveni böylece başlıyor. En son Çömlekçilerde ayazmanın yanında mum ardiyesini lokantaya çeviriyor. İşte burası onun dönüm noktası oluyor.

Marka adına görüş veren: Naşit AYDINHAN – 3. Kuşak Yönetici

Pandeli, zamanın en ünlü aşçısı Yorgo ile başabaş rekabet ediyordu. Pamuk gibi beyaz saçları ve sevimli siması ile Türk mutfağı aşığı, zeki bir Anadolu çocuğu iken ileride Türk mutfağının temsilcisi olacağı Pandeli’nin aklından geçmemişti. Ömrü boyunca daha güneş doğmadan günlük alışverişini kendi eli ile tek tek seçerek alırdı. Bilahare bunları pişirmek üzere ocak başına geçerdi. Kısa zamanda lokantası herkesin sevdiği bir mekan oldu. Mekan, devlet ileri gelenleri, yazarlar, elçiler ve sanat adamları ile dolup taştı. Bir gün Mustafa Kemal de bu lokantaya yemeğe geldi. İkili böylece tanıştılar.

Ancak Pandeli, Balkan Savaşı ve ardından 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı şartlarla baş edemeyerek Niğde’ye dönmek zorunda kaldı. Savaştan sonra İstanbul’a geldi ve şu anki İstanbul Ticaret Üniveristesi’nin yanında bulunan Yağcılar İskelesi’nde lokantasını tekrar açtı.

Ardından zorlu bir dönem daha geldi. 2. Dünya Savaşı; yokluk, kıtlık, karne dönemi, zor şartlar. Ağır baskı altındaki çalışma süreci… Mahkemeler…Savaşın bitimiyle tam rahatlama sürecine girilmişken o müessif 6-7 Eylül olayları sırasında ne yazık ki Pandeli’nin emektar mekanı da tahrip edildi. Akabinde Pandeli Usta bir süre hayata küstü.

Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve merhum Başbakan Adnan Menderes’in ikna etmesi sonucu oğlu Dr. Hristo Çobanoğlu ve Pandeli Usta’nın yeni lokantası Mısır Çarşısı’nda Haliç, Galata Köprüsü ve Boğaz Manzaralı olarak değişmez yerini aldı. Bu tarihten itibaren Pandeli Lokantası artık bir gastronomi okulu olduğunu ve lezzet bakımından en üst seviyeye ulaştığını tüm kamuoyuna kabullendirdi. Bu bera- berliğe Pandeli’nin yanında yetişmiş olan Cemal Biberci’nin de iştirak etmesi ile restoran bu günlere geldi. Ünlü aşçısı İsmail Usta’nın da 69 yıllık emeği lokantaya çok şey kattı.

Türk markalarının ömrünün ortalama 10 yıl olduğu düşünüldüğünde, sizin gibi istisnai ve uzun ömürlü bir markanın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Malzemede kalite, personel de istikrar. Kısaca şöyle açıklarsak, eti 50 yıldır aynı yerden almak ve diğer malzemelerde de aynı devamlılığı sürdürmek gibi. Ayrıca aşçılarımızın en az 50 yıl hizmet verdiğini düşünürsek bu istikrarın, bu markanın oluşup devam etmesinin tesadüf olmadığı anlaşılır sanırım.

Yüzyıllık Markalar Derneği’nin marka imajınıza ne gibi katkıları oluyor?
Günümüzün acımasız piyasa koşullarında, geleneksel işletmeciliğin ve küresel dünyada varlığımızı sürdü- rebilme noktasında dayanışma ve işbirliğini sağlayacağına inanıyoruz.

Markanız, dijital dönüşüm etkisiyle iş yapma şekillerinin değiştiği yeni düzende, yeniliklere adapte olabilmek adına ne gibi çalışmalar yürütüyor?

Sosyal medyayı, televizyonu ve yazılı basını en aktif şekilde kullamaya çalışıyoruz.

Ülkelerin itibarlarını temsil eden köklü markaların ömürlerini devam ettirmelerinde devletin katkıları neler olmalı?

Vergi yükünün azaltılması ve teşviklerle desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Unutulmasın ki bu müesseseler, her türlü siyasi ve iktisadi hadiseleri atlatıp, bugünlere gelebilme başarısını göstermişlerdir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir